100 Yıl Sonra Büyük Ekim Devrimi, Türkiye’nin Bir Portresi ve Başkanlık Sistemi

Bu  günlerden tam 100 yıl önce, dünya eşi benzeri görülmedik bir şekilde felaketten felakete sürüklenmekte ve büyük bir krizin içerisinde debelenmekteydi. Emperyalist savaşın yıkıcı gücü, Avrupa başta olmak üzere, tüm dünyanın üzerinden silindir gibi geçmekte, her gün yüz binlerce emekçi çocuğu emperyalist savaşın vahşetine kurban gitmekteydi. I. Dünya Savaşı yarattığı bu yıkıcı güç ve kıyımla tarih sayfalarına adını “Büyük Savaş” olarak yazdırmıştı.

 

Savaşın tüm dünyada, dünya halklarında yarattığı etki sadece öfkeydi. Emperyalist Savaşın dünya halkları üzerinde yarattığı bu öfke, Karadeniz’in kuzeyinde, savaşın bedelini en ağır ödeyen ülkelerden biri olan Çarlık Rusya’sında dünya tarihini değiştirecek bir ayaklanmaya dönüştü.

 

Vladimir İlyiç Lenin önderliğindeki Rusya’nın devrimcileri, emperyalist bir savaşın ağırlığından  bitkin düşen, açlık ve sefaletle savaşan emekçileri Devrim için adım adım örgütlemiş ve haklılığının bilinciyle  Çarlık Rejimine karşı ayaklandırmıştı. Emperyalist savaş dört asırlık Çarlık Rejimi’ni çöküşün eşiğine getirirken, bu zorba, köhnemiş düzene ise son tekmeyi atmak devrimcilere kalmıştı.

 

O tekme 7 Kasım 1917 yılında atıldı. 7 Kasım gecesi Kışlık Saray’ı basan Devrimciler 400 yıllık bu köhnemiş, vahşi sisteme tekmeyi atarak Çarlık Rejimi’ni tarihin çöplüğüne göndermiş ve her ulustan emekçiler Rusya’da iktidarı ellerine alarak dünyanın kaderini değiştirmişlerdi…

 

Türkiye’nin 19 Aylık Bir Portresi

 

 Bugün ülkemiz büyük bir felaket ve kriz ile karşı karşıya. Ülkemizde yaşanan siyasal süreçler her geçen gün daha karanlık bir hal almakta. 7 Haziran seçimlerinde HDP’ nin çıkışıyla tek başına iktidar olamayan ve başkanlık hayallerini bir süre daha ertelemek zorunda kalan AKP/Saray rejimi, 7 Haziran seçimlerinden sonra derin yara almış bir boğa misali iyiden, güzelden, doğrudan ve aydınlıktan yana olan tüm kesimlere bir saldırı başlattı.

 

İlk olarak Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde beliren saldırılar, binlerce insanın ölümüne, onlarca şehrin yıkımına yol açtı. AKP/Saray rejimi yıkım ve katliamlarla yönettiği sürecin sonunda yeniden tek başına iktidar oldu.

 

 15 Temmuz’daki darbe girişimini adeta bir fırsata çeviren “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendiren AKP/Saray rejimi, 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminin ardından 16 Temmuz’da kendi darbesini yapmış ve cemaate karşı başlattığını söylediği operasyonları ülkenin tüm ilerici, devrimci kesimlerini hedef alacak şekilde bir cadı avına çevimiştir.

 

Yıllardır tarihsel bir bloğun özneleri olan, emek edip hazırlandığımız üniversite sorularını çalıp yandaşlarına veren, Roboski’de onlarca insanı, Hrant Dink’i ve daha nice insanı katleden, Ensar Vakfı gibi 45 çocuğa tecavüz edilen sapık-gerici kurumları birlikte kuran, denetimsiz cemaat-tarikat yurtları açan, eğitimi birlikte gericileştiren, tüm iş cinayetlerini birlikte meşrulaştıran  AKP ve Cemaat bloğun çöküşü ardından birbirlerini düşman ilan etmiş, bir kesim “Kandırıldık” demiş ve işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır.

 

Bir yanda doğrudan, güzelden, halkın haber alma hakkından yana olan gazeteciler, diğer yanda halkın türkülerini söyleyen sanatçılar, öbür yanda da halkın oylarıyla seçilen vekiller hukuksuzca tutuklanmış, Muhalif olması sebebiyle Televizyon ve Radyo kanalları, basın kuruluşları ve dernekler kapatılmıştı.

 

Ülke AKP/Saray rejiminin mezhepçi, gerici politikalarıyla hem kendi içerisinde bir kutuplaşmaya hem de Orta Doğu’da emperyalist bir savaşın içine sürüklenmişti.

 

Her gün onlarca kadın iktidarın sapık-gerici politikalarının kurbanı olmuş, şiddet ve tacize maruz kalmıştı. Şort giydiği için, kahkaha attığı için kadınlar iktidarın yarattığı gerici karakterler tarafından sözlü ve fiziki saldırıya uğramışlardı. Bir utanç kaynağı olarak  “Tecavüz Yasası” günlerce mecliste tartışılmış ve Kadınların onurlu direnişyle kadın düşmanı iktidar geri adım atmak zorunda kalmıştı.

 

Tüm bu saldırıların yanında iktidar, toplumun gericiliğin kıskacında her kesimi için hayati önem taşıyan Laikliğe karşı saldırılarını da sürdürmüştür.  Emperyalizmin Türkiye’deki maşalarından, Milli Türk Talebe Birliği’nin eski ve meclisin yeni başkanı gerici İsmail Kahraman “Laiklik kaldırılsın” demiş, gericiler her noktada rahatça şeriat propagandası yapabilirken, ülkenin farklı noktalarında “Laikliği Kazanacağız” bildirisi dağıtan Haziran’cılar ve Laikliği Savunan Halkevciler gözaltına alınmış, hedef gösterilenler ve tutuklananlar olmuştur.

 

Üniversitelerin özerkliği yok sayılmış, seçimlere aday olmayan akademisyenler Erdoğan tarafından rektör olarak atanmıştır. AKP’nin çıkardığı KHK’larla bilimsel eğitimden, öğrencisinden ve barıştan yana olan akademisyenle, cadı avının pençesinde mesleklerinden ihraç edilmiştir.

 

İktidar tarikatların izinsiz, denetimsiz yurt açmasına, küçük çocukların beyinlerinin çağ dışı dogmalarla doldurulmasına olanak tanımış, daha önce Konya’da ve yakınlarda Aladağ’da da olduğu gibi denetimsiz tarikat yurtlarında çıkan yangında onlarca kız çocuğu hayatını kaybetmiştir.

 

AKP/Saray rejimin Orta Doğu’da desteklediği, eğitip-donattığı, tedavi ettirdiği ÖSÖ ve “Öfkeli Sunni Gençler” olarak nitelendirdiği IŞİD ve bununla birlikte kendini bir intikam tugayı olarak tanımlayan TAK düzenlediği saldırılarla yüzlerce masum insanın hayatını kaybetmesine, ülkenin bir kan gölü haline gelmesine sebep olmuş, halklar arasındaki gerginliği azmettirici bir rol oynamış ve saldırılar AKP/Saray rejimine sürekli olarak başkanlık sistemini dillendirme fırsatı sunmuş, rejimin işine yaramıştır.

  

Yaşam alanlarımız rant için talan edilmeye, işçiler iş cinayetlerinde hayatlarını kaybetmeye devam etmiştir. Kendisi dışında kalan tüm kesimlere düşman olan AKP/Saray rejimi başkanlık sistemi için ülkeyi ateşe atarken gerici, piyasacı, emek düşmanı, kadın düşmanı politikaları da hız kesmemiştir.

 

Geçen günlerde meclise gelen Başkanlık Sistemi, muhalefet partilerinin meclis konuşmalarının medyada kesildiği, hukuka aykırı olarak açık oylamanın yapıldığı bir seçimde 338 evet oyuyla meclisten çıkmıştır. AKP/Saray rejimi, kolluk kuvvetleriyle, başkanlık sistemini protesto etmek ve Hayır’ın sesini yükseltmek için meclis önünde bulunan ilericilere, devrimcilere saldırmıştır.

 

Başkanlık Sistemi ve Hayır’a dair notlar

 

Başkanlık Sistemi ile birlikte: yürütme yetkisi tamamen Cumhurbaşkanına verilmekte, Cumhurbaşkanı bakanları tek taraflı atayabilmekte veya görevden alabilmekte, Meclis’in Bakanlar Kurulu’nu denetleme işlevi kaldırılmakta, bakanlar hakkında soruşturma açılamamakta, kuvvetler ayrılığı ilkesi kaldırılmakta ve tüm kuvvetler tek elde toplanmakta, Yüksek Yargı Cumhurbaşkanı’na bağlanmakta ve böylece bağımsız yargı ilkesi ortadan tamamen kaldırılmakta, yani tüm güç, tüm yetki, sorgusuz sualsiz bir kişiye verilmektedir.

 

Yukarıdaki bilgiler ışığında başkanlık sisteminin ülkeyi bir: “Tek adamlık-dikta rejimine, daha fazla dinci-gericiliğe, yargının bittiği, denetimin olmadığı, sermaye politikalarına daha sıkı bağlı olan, kendisinden farklı düşünen herkesin ya yok edileceği ya da doğrudan sindirileceği, faşizmin ve gericiliğin devlet nezdinde kurumsal bir hal aldığı” bir diktatörlük rejimine çevireceği açıktır.

 

Aslında bu durumdan daha önemlisi, bizim güçlü bir Hayır’ı örgütlememizdir… Diğer referandumlardan farklı olarak kazanan tarafın görkemli kazanacağı, ülke siyasetinde güç kazanacağı bir referandum… Hayır’ın güçlü bir şekilde örgütlenmesi ve referandumdan Hayır’ın güçlü olarak çıkması, AKP/Saray rejimin ağır yara aldığı, güçsüzlüğünün ardından çöküşünü hızlandırabilecek ve solun bir alternatif olarak ülke siyasetinde ivme kazanacağı  bir sürecin nüveleri olabilir.

 

Böyle bir sonuca ulaşmak için daha önceki süreçlerden farklı olarak, çok fazla çalışılması ve yerinde hamlelerin yapılması gerekiyor… 

 

100 yıl öncesine geri dönersek, Büyük Ekim Devrimi’nden bu yana 100 yıl geçti… Ekim Devrimi bundan 100 yıl önce buzu kırıp, yolu açtı… Bu yoldan yüzyıl önceki irade ve kararlılıkla gidilmesi, tarihsel bir görev olarak önümüzde duruyor. Bu yoldan ilerlemenin bir aşaması olarak da başkanlığa karşı güçlü bir Hayır’ı örgütlemek önümüzde duruyor.

 

Bugünden sonra, güçlü bir “Hayır” için, -sanki o büyük gün yarınmışçasına- bir an olsun yorulmadan, güçlü bir irade ve büyük bir kararlılıkla çalışmak ülkemize ve halkımıza karşı en büyük sorumluluğumuzdur.

 

Çalışmalıyız… Ve vakti geldiğinde:

 “Dün erkendi, yarın geç, zaman tamam: Bugün!” diyebilmek için…

 

İlgili Haberler