Bir 8 Mart yazısı: Özgürleştiremediklerimizden misiniz?

[dropcap]D[/dropcap]ünyada ve Türkiye’de yaşanan gelişmeler kadınlar için yaşamın hergün daha fazla zorlaşmasına sebep oluyor. Sıralamak artık can sıkıcı bir hal almaya başladı, hepimiz biliyoruz: artan kadın cinayetleri, cinsel şiddet olayları, giderek daha da zorlaşan çalışma koşulları, tüm bunlarla birlikte “dış dünyanın” tehlikeleri ile karşılaşan kadınların her gün daha fazla ev içine, aile yaşamına hapsolması… Bütün bu sorunların bunca yoğun yaşandığı bir dönemde 8 Mart yazısı yazmak hiç de kolay değil. Nerden başlamalı, ne yapmalı?

Daha önce çeşitli vesilelerle söylemeye çalışmıştık, bütün bu korkunç, isyan ettiren gelişmelere rağmen tek başına olumsuz bir tablo çizmek yanlış ve haksız olacaktır. Sorunların bunca gün yüzüne çıkması aynı zamanda kadınları daha aktif olmaya, acil önlemler almaya, bu gidişe bir dur demeye itiyor.

Bunun en çarpıcı örneklerini Haziran Direnişi verdi. Hepimiz hatırlarız barikatta, parkta, revirde direnen kadınları, anneleri, tencere-tava seslerini… Özgecan’ın cenazesinde tabutu omuzlarında taşıyan kadınlar, işte o görkemli Haziran günlerinde yaratılan kültürün en güzel örneklerinden birini verdi. O yüzden yazıya başlarken her şeyden önce bu noktanın altını çizmek istiyorum, kadınlar bugün her zamankinden azimli, mücadeleye hazır.

8 Mart yaklaşırken yaşanan cinayetlerin, acil çözüm ihtiyaçlarının ve kadın sorunun en önemli mücadele başlıklarından biri haline gelmiş olmasının dayattığı tartışmalar var. Ancak bir ölçüde de bu aciliyetle çelişen, aciliyete cevap vermeyen tartışmalar…

15 Şubat’ta yapılan İlerici Kadınlar Konferansı’nın da bu tartışmalara yeni bir canlılık kazandırdığını söylemek abartılı olmasa gerek. İlerici kavramının kendisinden, mücadelenin hangi kanallar yoluyla nerelerde verilebileceğine kadar birçok tartışma konferanstan sonra gündeme getirildi. Burada derdim feminist hareketle teorik bir polemiğe girmek değil, ancak bir köşe yazısının sınırlarına sığabilecek birkaç noktayı açmak istiyorum.

Kadın mücadelesi yalnızca kadınlarla mı verilir, yoksa erkeklerin de bu mücadelede yer alması gerekir mi? Bununla bağlantılı olarak; kadın mücadelesi yalnızca feminist örgütlerde mi verilir, yoksa örneğin sosyalist partiler bu mücadelenin zeminini yaratabilir mi? Kadının sömürüsünün esas kaynağı nedir, kapitalizm mi patriarka mı? Ev içi emek artı-değer yaratır mı? Yalnızca çalışma hayatına katılmak kadını özgürleştirebilir mi? Sorular arttırılabilir, bu alana dair sayısız soru yanıtlanmayı bekliyor.

Sol örgütlerin bu soruların cevapları ve çözümler konusunda net tavır alması harekete geçmesi gerekiyor. Bu bir eksikliktir. Geçtiğimiz günlerde yapılan İlerici Kadınlar Konferansı bu konuda atılmış umut verici bir adımdır. Devamı gelmeli, tartışma ilerletilmeli somut adımlar atılmalıdır. Öyleyse sol açısından baktığımızda ortadan yeni yeni hareketlenen ama büyük eksikliklerin bulunduğu bir tablo var. Peki ya feminist örgütler?

Türkiye’de feminist hareketin 30 yıllık bir tarihi olduğunu söyleyebiliriz. Peki bu 30 yıl içerisinde feminist hareketler ne kadar yol aldı? Acımasız olmak istemiyorum, ancak ülkemiz milyonlarca kadının sokağa döküldüğü ve kadınların en ön saflarda yer aldığı bir direniş yaşandı. Direnişten bugüne aradan neredeyse iki yıl geçti, ancak bu iki yıl zarfında feminist harekette gözle görülür, sonuç verici neredeyse hiçbir adıma rastlayamıyoruz. Belki bir kaç istisna dışında.

Feminist hareket neden etkisiz kalmıştır? Bana kalırsa ortada önemli bir stratejik eksiklik vardır. Bir yandan cinsiyet eşitsizliğine Marksist analizde sınıf mücadelelerine verilen öncelik verilir; ancak bu çelişkinin nesnel temeli ve devrimci özü ortaya konulmaz. Marksizmde işçi sınıfına verilen öncelik hiçbir zaman toplumun en çok ezilen kesimi olduğu iddiasından kaynaklanmaz. İşçi sınıfı üretim sürecindeki pozisyonu nedeniyle öncelikli ve devrimin motor gücüdür.

Buna benzer nesnel bir değerlendirme en azından siyasal bir stratejiye dönüştürülememiş durumda. Patriakanın kapitalizmden de eski olduğunu ve kadınların her zaman en çok ezilen kesim olduğunu söylemek, hatta bunun nedenlerine dair analizler yapmak yetmiyor. Devrimci bir dönüşümün cinsiyetler arası eşitsizlikten doğacağı iddia edilecekse bunun nedeni ve stratejisi daha net ortaya atılmalı. Hedeflenen böyle bir devrimci dönüşüm değilse söyleyebileceğimiz tek şey zaten bizim bununla yetinemeyeceğimiz.

Bu noktanın önemli olduğuna inanıyorum, çünkü konuya dair birçok tartışmanın ve sorunun buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Sola dair yapılan “her şeyi sosyalizme erteleme” eleştirisini yanlış bulmakla birlikte bu tür refleksler gösteren çok sayıda örgüt olduğunun elbette farkındayım. Feminist hareket ise, bir yandan güncel, acil ihtiyaçlara yönelik adımlar konusunda ciddi eksiklikler bırakırken diğer yandan da sorunu “erteleyebileceği” bir gelecek ütopyasını sunamamaktadır.

Polemiği daha fazla uzatmayalım. Biz neler öneriyoruz? Bir şeyi açıkça ortaya koymak gerekiyor, bugün herkes kadınların sömürülmesinden, ezilmesinden söz ediyor. Ancak bunun kaynağına dair ciddi bir kafa karışıklığı ya da en iyi tabiriyle tartışma tüm kesimlerde sürüyor. Tek başına kötü bir veri değildir, tartışma hatta kafa karışıklığı çözüme yönelik arayışlarla birleştirildiğinde ilerletici olacaktır elbette. Ancak tartışmanın karşılıklı etkileşime bir ölçüde açık yürütülmesi gerektiği kanısındayım.

Örneğin 8 Mart ve diğer kadın eylemlerine erkeklerin katılmaması konusundaki tartışmanın artık aşılması gerektiğine inanıyorum. Elbette kadın mücadelesi kadınlar tarafından verilmeli; sorunlar, çözüm önerileri kadınlar tarafından ortaya konulmalıdır. Kimsenin bu konuda şüphesi olduğunu sanmıyorum. Ancak bizce ,Türkiye’yi saran bu gerici dalganın atlatılması gerçekten yalnızca ortak mücadele ile mümkündür. Evet, toplum erkek egemendir, bu kültür yenilmelidir. Bu kültürü kadınlar yenmelidir. Ancak, erkeklerin tamamen dışlandığı bir mücadele toplum erkekler ve kadınlar olarak ikiye ayrılmayacaksa nasıl başarıya ulaşacaktır?

Bugün Türkiye’deki kadın mücadelesi, somut, hedef gösterici olmak zorundadır. Örneğin, feminist örgütlerden etkisizliği bir ölçüde aşabilmiş olanın Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olması bence bununla ilişkilidir. Somut bir hedef gösterilmekte, bu konuda adımlar atılmaktadır.

Biz neler öneriyoruz? Öncelikle, somut hedeflerden söz ediyorsak AKP iktidarı ve onun gerici ideolojisinin temel hedef haline getirilmediği bir somut mücadele tarif etmek bizce mümkün değildir. Bununla bağlantılı olarak toplumun giderek dinselleşmesine karşı gerçek bir mücadele verilmelidir. Evet patriarka tüm dünyada hakimdir, ancak muhafazakar, dini kurallarla yönetilen ülkelerde her zamankinden daha tehlikeli boyutlara ulaşıyor. Bu gerçeğin üzerinden atlamak, önemsizleştirmek kadın cinayetlerinin, cinsel saldırıların, psikolojik baskının her geçen gün arttığı gerçeğini değiştirmiyor.

Ayrıca kadın sorunu tüm mücadele alanlarının ortak paydasıdır kanımca. Öğrenci hareketinde de, sendikal mücadele, kent savunması, doğa savunusunda da… Hepsinin mutlaka bir kadın mücadelesi boyutu vardır, bu alanlarda verilecek mücadelede kadınların kapsayacakları yer bu nedenle önemlidir.

Her şeyden önemli olan kadınların fiziksel, toplumsal, cinsel “savunmasızlıklarını” ortadan kaldıracak adımlar bizzat kadınlar tarafından atılmalıdır. Bu adımlar ancak gerçek anlamda kolektif bir kültür, dayanışma ağı kurularak atılabilir. Bir gerçeği artık hepimiz açıkça görüyoruz: Türkiye’de devlet hiçbir biçimde kadını korumuyor. Adalet mekanizmaları da dahil devletin tüm kurumları tersinden kadını cezalandırmak istercesine adımlar atıyor. Öyleyse iş başa düşüyor. Somut kazanımlar dedik, örnek verelim:

Kadına yönelik şiddete dur demek için mahallelerde, okullarda, iş yerlerinde kadınlar bir araya gelerek önlemler alabilir. Dayanışma ağları bir yandan şiddeti önleyecek fiziksel önlemler üzerine çalışırken bir yandan aile içi iş bölümünü, kadının ailedeki konumunu dönüştürmek için bilinçlendirme faaliyetleri yürütebilir.

Bu dayanışma ağlarının bana kalırsa en önemli boyutları sağlık ve hukuktur. Kadın cinayeti davaları için kadın avukatların, baroların küçük farkları bir yana bırakarak bir araya gelmesi gerekir. Cinayet davaları kısa bir süre gündemde kaldıktan sonra akıbeti çoğumuz tarafından bilinmiyor, hızlıca gündemden düşüyor.

Diğer yandan kadın hastalıkları, cinsel hastalıklar söz konusu olduğunda kadınların hastanelerde karşılaştığı muameleler içler acısı. Sağlık sendikalarına bu konuda büyük işler düşüyor. Ücretsiz muayeneler, mahalle taramaları yapılabilir.

Tecavüzcü erkeklerin, katillerin hukuk tarafından korunduğunu biliyoruz. Bu durumda kadınlar evlerine çekilmeyecekse o zaman kendi adalet mekanizmalarını kurmalıdır. Burada fiziksel cezalandırmadan söz etmiyoruz. Ancak çıkarıldıkları mahkemelerde serbest bırakılan erkeklerin başka kadınlara da zarar vermemesini sağlayacak olan yine kadınlardır.

***

Tartışma olması iyidir, ancak bugün çok kısıtlı, “entelektüel” çevrelerde, bu sorunun gerçek muhattabı olan kadınların (ev kadınlarından, emekçilerden, hatta büyük ölçüde beyaz yakalı çalışan kadınlardan söz ediyorum) dışlandığı tartışmalar meleklerin cinsiyeti tartışılıyor görüntüsü vermektedir.

Bu nedenle önümüze somut hedefler koymalı, harekete geçmeli, tartışmaları anlamlı kılmak için mutlaka somut kazanımlar elde etmeliyiz. Bu mücadelenin çeşitli platformları olabileceğine inanıyorum. Kendi adıma benim için bu mücadele platformu gerçek bir arayış içerisinde olduğumuz, yeni bir kültürü yaratacağımıza içten inandığım Fikir Kulüpleri Federasyonu’dur.

İlgili Haberler