Bir daha yıkılmayacak bir cumhuriyet için

Geçtiğimiz haftasonu Eskişehir’de ÇYDD, FKF ve CHP Eskişehir Gençlik Örgütü ortak bir sempozyum düzenledi. Konu “Aydınlanma ve Laiklik”ti elbette. Uzun zamandır Türkiye’de ekmek kadar su kadar muhtaç olduğumuzu anladığımız laiklik…

Bizim açımızdan sevindirici olan “bir daha yıkılmayacak bir cumhuriyet kurmak gerekiyor” iradesinin görebildiğimiz kadarıyla hakim olmasıydı. Herkes 1923’te kurulan Cumhuriyet’in AKP eliyle yok edildiğini görüyor ve bu sefer daha iyisini yapmayı önüne koyuyordu. Ama daha iyisini yapmak için elbette daha önce birincisinin önemini ve daha da önemlisi neden ve nasıl yıkıldığını anlamak gerekiyor. Peki Cumhuriyet neden ve nasıl yıkıldı?

Hepimiz biliyoruz AKP’nin “yükselişte” olduğu ve liberal entelektüellerin onun sözcülüğünü yaptığı zamanlarda Cumhuriyetin despotik ve elitist karakterinden dolayı yıkıldığını sık sık duyduk. Bu teze göre Cumhuriyet halka yabancı olduğu için, hatta ve hatta Müslüman halka zulüm ettiği için yıkılmıştı. Çoğunluğu Müslüman olan halk için laik Cumhuriyet zulüm anlamına geliyordu. Bu kesimlerin en çok kullandığı argüman 28 Şubat süreci ve ikna odalarıydı…

Diğer yandan “bizim” cenahtan da benzer tezlere ikna olanları görmek mümkün. Cumhuriyetçiler kendilerini daha iyi anlatabilseydi, halka din düşmanı olmadıklarını gösterebilseydi o zaman işler farklı olurdu diyenler. Bazı yanlış ve “halk düşmanı” adımlar atılmıştı ve Cumhuriyet’in yıkılmış olmasının sebebi bu adımlardı diyenler… İkisi arasında karşılaştırma yapmak ne kadar doğru bilemiyoruz. Bir yandan pişkince Cumhuriyete düşmanlık eden ve bunu birtakım çıkarlar uğruna yapanlar var; diğer yandan ise belki samimi bir biçimde Cumhuriyet’in yıkılmasına hayıflananlar… Ancak yine de “bir daha yıkılmayacak bir Cumhuriyet” için nedenleri iyi analiz etmek gerekiyor.

Kendi adıma bu tür makro siyaset alanının konularını mikro alanlara sıkıştıran yaklaşımları açıklayıcılıktan uzak buluyorum. Yani ekonomik, siyasi, kültürel, ulusal ve uluslararası boyutları olan bu süreci Cumhuriyet’in dini inançlara saygı duymamasıyla açıklamak çok mümkün gelmiyor. İlk olarak Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile birlikte tüm dünyada gericileşme sürecinin başladığını saptamak gerekiyor. Neo-liberal ekonominin ve post-modern ideolojinin etkilerini de unutmadan.

Ama çok daha önemlisi Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu siyasetinde emperyalizmin ve işbirlikçi sermaye çevrelerinin mutlaka İslamcılaşmaya ihtiyaç duyduğunu tespit etmek… Böylesine çok boyutlu ve doğrudan emperyalist politikalarla iç içe geçen bir süreci Cumhuriyetçi güçlerin  öznel hatalarında aramak yalnızca mücadelenin kendisine zarar verecektir. Eğer Cumhuriyet’i kurtarmak için İslamcılara tavizler vermek gerektiğine inanıyorsak benzer tavizleri örneğin emperyalistlere vermek gerektiğini de kabul ederiz. Dolayısıyla Cumhuriyet’i korumak için bugün kimi “Cumhuriyetçi” çevrelerde görüldüğü gibi bizzat İslamcılaşma sürecinin aktörü olan ABD’den medet umar hale geliriz.

Son olarak Cumhuriyet niye yıkıldı sorusuna verilecek cevabın mutlaka sınıfsal bir yanı olmalı. Sürekli dış düşman arayanlardan farklı olarak bizler bu sürecin emperyalizm ile işbirliği içerisindeki burjuvazi eliyle ve hatta bizzat Cumhuriyet’in sınıfsal tercihleri sonucu geliştiğini biliyoruz. Burjuvazinin ilericiliğinin esamesinin okunmadığı bir dönemde burjuvaziye yaslanarak yapılan devrimin ve kurulan Cumhuriyet’in yaşam süresi de uzun olamıyor. Ve diğer yandan elbette Cumhuriyet’in sınıfsal anlamda “halkçılık” ilkesini yerine getirmediğini, örneğin toprak sahiplerinin desteğinden olmamak için toprak reformundan kaçınarak kendi sonunu hazırlayan süreci başlattığını da söylemek mümkün. Dolayısıyla bir daha yıkılmayacak bir Cumhuriyet’in sınıfsal kökeninin de farklılaşması gerekiyor.

İşin ilginç tarafı ise “Müslümanlara zulüm eden Cumhuriyetçiler” tezine konu olan 28 Şubat’ın bizzat Cumhuriyet’i korumak için emperyalizme sığınanların kontrolünde gelişmiş olması. Diğer ilginç nokta ise AKP’nin Müslümanlara “zulmün” simgesi olarak görülen bu sürecin çocuğu olması. Dolayısıyla İslamcılar, emperyalistler ve Cumhuriyeti korumanın tek çaresini emperyalizmde gören çevrelerin ortak ürünü olan 28 Şubat’ın “günahlarını” radikal bir laiklik anlayışına sahip çevrelere yüklemek en hafif tabiriyle haksızlık ve en iyi tabiriyle aymazlık olur. Bu ülkede Alevilere, Kürtlere, solculara yönelik onlarca katliam yaşanmışken “Müslümanların gördüğü zulümden” söz etmenin ne anlama gelebileceğine ise girmiyorum.

Bizlerin yüzü hep ileriye dönük olmalı evet, ama ileriye dönüp yeni bir ülkenin hayalini kurarken tarihten çıkaracağımız dersler çok önemli hale geliyor. Dolayısıyla yeni bir ülke mücadelesinin ortaklaşması için tarihe yaklaşımımızda en azından belirli noktaların ortaklaşması gerekiyor. Eskişehir’de yaptığımız sempozyum bu açıdan önemli ve verimli sonuçlar ortaya koydu. Görebildiğimiz kadarıyla bizler için İslamcı mağduriyetinden beslenen bu yolun herhangi bir geçerliliği kalmamış. Ortak bir mücadele programı için ise bu tartışmaların devam ettirilmesi, yaygınlaştırılması gerekiyor.

İlgili Haberler