19 Haziran 2018 Salı

Bir Del Toro klasiği: Suyun Sesi


Alp Karaçaylı
Alp Karaçaylı
Ankara Üniversitesi

Yazıya başlamadan önce yazının filmin geçiş sahneleriyle ve gelişimiyle ilgili detaylar içerdiğini belirtmekte yarar olduğu düşüncesindeyim.

Fantastik filmin temsilcilerinden olan ve masalsı dünyaları gerçek dünyadan hareketle temsil eden yönetmen Guillermo Del Toro, bu filminde de yer yer komedi yer yer casusluk ve temeli itibariyle romantik, gerilim unsurlara yer veren bir anlatı tercih etmiş. İlk bakışta Hollywood tarzı kovalamaca ve fantastik ögelerle bezenen bir aşk hikayesi olduğu düşünülse de, Suyun Sesi stilize olmuş bir Del Toro klasiği olarak karşımıza çıkıyor.

Dilsiz bir temizlik işçisi olan Elisa’nın tekdüze olan ve bunu yer yer sorguladığı yaşamında, gizemli ve doğaüstü güçlere sahip hem bir deniz canlısı özelliği gösteren hem de insan özelliği gösteren canlıyı görmesi ardından iletişim kurarak birbirlerine aşık olmaları v e ardından gelişen olaylar üzerine kurulu film. Del Toro’nun ‘’Pan’ın Labirent’i’’ ‘’Hellboy’’ ve ‘’Şeytanın Belkemiğinde’’ filmlerinde de kullandığı; itici,çirkin, saldırgan canavar imgesi bu filmde de karşımıza çıkmış durumda. Özellikle toplumsal hayattaki farklılıkları estetiksel olarak filmlerinde resmeden Del Toro, dışlanmışlığı, ötekileştirilmeyi ve stereotipleşmeyi konu edinerek fantastik ögeleri de kullanmayı ihmal etmeden modern masallar yaratıyor diyebiliriz her filminde. Yine filmin ilerleyişine baktığımızda; Amerikan özel kuvvetleri tarafından Amazon Nehri kıyısında bulunan ve yakalanıp, Sovyetler Birliği’ne karşı silah olarak kullanılmak için Baltimore’daki özel ve gizli bir tesise getirilen deniz canlısı, onu en başından beri yok etmek isteyen Strickland ile yer yer gerilim dolu sahnelerde yüz yüze gelmesi de filmi hareketli kılan bir diğer özelliği.

Filmlerinde kurgusal olarak savaşı, işkenceyi, yoksulluğu konu edinen ve bu kurguyu masalsı bir sonla bitiren Del Toro, bu filmde de Soğuk Savaş dönemine yoğun bir şekilde atıfta bulunuyor. Kimyasal, nükleer silah yarışının teknoloji yarışıyla birlikte yaşandığı döneme stilize bir şekilde müdahale ederek; bu rekabeti ele geçirilen ve insan üstü güçlere sahip deniz canlısının kullanımı üzerine şekillendirip gözler önüne seriyor. Burada da klasik Soğuk Savaş parodisinden kopuş gerçekleştiği ve ağır silahlar, savaşlar resmedilmeden de sanatsal şekilde de gerçekliğin resmedibileceği gösterilmiş. Bu anlamıyla da Pan’ın Labirent’i’yle benzerlikler gösterdiği söylenebilir. İspanya İç Savaşı ortasında kalan sihirli prenses Ofelia’da gördüğümüz gibi burada da umutla yaşamanın ne kadar önemli olduğunu gösteren Elisa’ya odaklanıyoruz.

Filmlerin benzerlikleri giriş sahnesindeki masalsı konuşmadan tutun film boyunca kötüyü temsil edenin mutlak şekilde kazanacağı düşüncesiyle ilerleyip ters köşe yapmayı eksik etmeyerek son buluyor. Elisa’nın duygusal olarak bağlandığı deniz canlısını kaçırmasına yardım eden dostu Delilah da, Strickland’ın aksine Amerikan Rüyasının gerçek bir temsili olarak karşımıza çıkıyor film boyunca. Burada da iyilik ve kötülüğe İncil’den bir atıf olduğu ortada. Samson-Delilah hikayesinin yönetmen tarafından seçildiği açıkça ortada. Farklılıklara tahammülsüzlüğün, saldırının toplumsal bir yozlaşmadan kaynaklı olduğunu şiirsel ve fantastik bir şekilde izleyiciye sunuyor her filminde olduğu gibi yönetmen. Bu anlamıyla klasik bir Hollywood anlatımından çok başarılı bir şiirsel gerçeklik olduğu söylenebilir filmin. İnsanların birbirlerinin farklılıklarına, değişkenlerine karşı her geçen gün tahammülsüzleştiği bir dünyada ve toplumsal ortamda umudu ve aşkı sanatsal bir şekilde vermesiyle önemi artarak yükseliyor Suyun Sesi’nin.

Klasik amerikan aile tipine sahip, sadist, cinsiyetçi ve ırkçı profili olan bir subay olan Strickland’a karşı bir temizlik işçisi olan Zelda’nın onun çöküşünü hazırlaması da yönetmenin tercihi doğrultusunda olmuş olsa gerek. Düzenin ataerkil, etnik ayrımcı, homofobik ve emek düşmanı yanını da her sahnesinde gördüğümüz film tam anlamıyla farklılıkların birbiriyle buluştuğu bir kaynak olarak düşünülebilir. Oscar adaylığı da bulunan Suyun Sesi, her yanıyla bir Del Toro klasiği olma özelliği gösteriyor. Gerçek kötülüğün canavar olarak simgelenen varlıklarda veya gotik olan masalsı alemde değil çelişkilere, alt-üst ilişkilerine sahip sosyal gerçeklikte olduğuna da ustalıkla dem vuruyor. Bu anlamıyla izlenme ve etkileme özelliği yüksek olan Suyun Sesi hem uluslararası film festivallerinde başarı kazanma anlamında hem de gerçeküstü, şiirsel anlatısı anlamında uzun süre boyunca akılda kalacak gibi. Filmin son sahnesinde, hem masalsı konuşmacının Elisa’nın homoseksüel ressam olan arkadaşı Giles olduğunu hem de ‘’yek-vücut’’ felsefesine gönderme yapıldığını görüyoruz. Tanrısal olanın iyinin mutlaklaşmasıyla ortaya çıktığı gözler önüne serilmekte ve şu şekilde son bulmakta:

‘’Gözüm görmediğinden suretini, etrafımdaki her şeyde buldum seni. Varlığın gözlerimi aşkla, gönlümü tevazuyla dolduruyor. Çünkü sen her yerdesin.’’