Bir geriye dönüş hamlesi: İdam

Çocuklara yönelik cinsel istismar ve şiddet suçları yaygınlaştıkça idam tartışması “çözüm“ olarak önümüze sürülmeye devam ediliyor. İdam cezasının savunucuları olduğu kadar bunun bir cezadan  öte ‘kamusal cinayet’ (1) olduğunu düşünenler de mevcut. Şöyle ki; “ İnsanlara, kendileri gibi olanları öldürme cüretini veren nasıl bir hukuktur? ” bu soruyu yüzyıllar önce dile getiren hukukçular, o günlerde dahi idam cezasını barbarlık olarak nitelendirmekten geri durmuyordu. Günümüzde bu tartışmaların tüketilmiş ve toplumu ilerletici normların yürürlükte olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak her geçen gün Ortaçağ karanlığına gömülen yeni Türkiye açısından tecavüz suçlarına karşı idam cezası fikri bizleri şaşırtmamalı. Gelin Hammurabi kanunlarıyla özdeşleşen, göze göz dişe diş anlayışının hukuktaki yansıması olan idam cezasını bu yazı ile irdeleyelim.

Son zamanlarda önemli bir tartışma idam cezasının caydırıcılığı üzerine yapılıyor. Bu cezanın tacizci ve tecavüzcüler üzerinde ciddi bir etkisi olacağına dair fikirler ortaya atılıyor. Peki sahiden cezanın ağırlığı ile birlikte suçun işlenme oranları arasında böyle bir paralellik mevcut mu?

Bu tartışma açıldığında sıkça verilen örneklerden biri 18. yy’da İngiltere’de yankesicilerin idam edilmesi ve yankesiciliğin cezasının bu kadar “ağır” olmasına rağmen en çok yankesicilik olayının ise bir yankesici şehir meydanında idam edilirken yaşanması. Verilen cezanın ağır olmasının caydırıcılık üzerindeki etkisini konuşmak istiyorsak geçmişten günümüze bu gibi örneklere bakmak dahi yeterli olabiliyor. Öte yandan idamın bir ceza olarak uygulandığı ülkelerde bu suçların işlenme oranlarının azalmadığı, aksine arttığı da istatistiklerin önemli bir konusunu oluşturuyor. Uluslararası Af Örgütünün açıkladığı rakamlara göre; 2012 yılında dünya çapında 1923 idam cezası verilirken, idam cezasının en fazla uygulandığı ülkelerin başında Çin, ABD, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Ortadoğu ve Arap Yarımadası ve Afrika ülkeleri geldi. Buna karşılık dünyada tecavüzün en yaygın olduğu ülkelerin başında, yani birinci grupta, ortalama her 100 bin kadından 60’ının tecavüze uğradığı Afganistan, Hindistan, Pakistan, Suudi Arabistan, Yemen, Irak, Suriye, Ürdün, İran, Sudan ve diğer Afrika ülkeleri var.

Temel mesajı sadece cezalar artsın olan bir talebin caydırıcılığı yukarıdaki örneklerden de anlaşıldığı üzere mümkün görünmüyor. Peki bizler çözüm için nereye odaklanmalıyız? Öncelikle, yaygınlaşan istismar ve şiddet suçlarının toplumsal temelleri görülmek zorunda. Salt cezaların artırılmasına yönelik talepler bu suçları bireyselleştirmekte. Oysaki cinsel istismar ve şiddet suçlarının, tacizcilere, tecavüzcülere verilen iyi hal indirimleriyle, ‘Bir kereden bir şey olmaz.’ diyen zihniyetle paralellik gösterdiğini söylememiz mümkün. Küçükçekmece’de bir hastanede 115 hamile çocuk skandalını örtbas etmeye çalışanlar ‘9 yaşındaki çocuklar evlenebilir.’ diyerek aslında tüm bu yaşananları meşrulaştıranlardır.

​Artan taciz ve tecavüz suçlarına karşı mücadelenin suç ve ceza ikilemine sıkıştırılmaması gerekiyor. Şüphesiz bunu tersinden de okumamak gerek. Tacizcilere verilen iyi hal indirimlerine, tecavüzcülere verilen beraat kararlarına karşı mücadele etmek elbette değerli. Bununla beraber taciz ve tecavüze karşı mücadele ederken, suçlulara verilen cezalar mücadelemizin temel taşını oluşturmamakla birlikte önemli bir araç haline gelmekte. Taciz ve tecavüz suçlarına ortam hazırlayan, bu suçları meşrulaştıran zihniyetle mücadele iseesas programımız. Bu bağlamda kimyasal kastrasyon cezasını düşünelim; tacizci ve tecavüzcüler birer ‘hastalıklı’, ‘sapık’ bireyler olarak görülmekte ve buna yönelik tedbirler öngörülmekte. Oysaki taciz ve cinsel istismar cinsiyetler arası eşitsizlikten ve iktidarın yaydığı ataerkil ve gerici ideolojik salgıdan bağımsız düşünülmemeli. Bu suçları besleyip büyüten zihniyet var olduğu müddetçe cezaların boyutunun,tacizin ve cinsel istismarın işlenme oranını olumlu yönde etkileyemeyeceği ve bir çözüm üretemeyeceği açık.

Peki hukuken İdam Cezası Mümkün Mü?

​Bu soruya Anayasa’nın 38. Maddesince ‘Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.’ şeklinde başlamamız gerekiyor. Hatta yine Anayasa madde 90 uyarınca temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların geçerli olduğunu, tüm bu normlar ışığında idam cezasının kesin ve net olarak Anayasamızca kaldırıldığını başa yazmamız gerekir. Şayet bir hukuk devleti olsaydık normlar hiyerarşisinin en tepesinde bulunan Anayasa ile bu cezaların mümkün olmayacağını net bir biçimde ifade etmemiz lazım. Asıl soru tüm bu düzenlemelere rağmen idam cezası getirilebilir mi sorusu. Bu biçimsel açıdan yapılacak bir Anayasa değişikliğiile mümkün. Yaşam hakkının taraf olduğumuz uluslararası antlaşmalar aracılığıyla güvence altına alındığı ve anayasadaki biçimsel değişikliğin ancak bu antlaşmalara aykırı olarak yapılabileceği düşünülürse, uluslararası alanda ciddi problemler yaşanılacağı ise aşikar. Üstelik atamaları siyasi iktidar eliyle yapılan hakimlere, yaşam hakkı konusunda takdir yetkisi tanımaksa oldukça ürkütücü.

​Yazının sonlarına gelirken, Cumhuriyetin tüm kazanımlarının birer birer yok edildiği ülkemizde idam tartışmalarına ilişkin Emile Durkheim’ın sözlerini hatırlatmakta fayda var. Durkheim’a göre cezalandırma sisteminin yoğunluğu ve ağırlığı bir ülkenin demokratik olarak gelişmesiyle ters orantılı. Yani cezaların ve sosyal denetimin ağırlığı o ülkedeki ‘absolutizm’ in derecesi ile yakından alakalı ve doğru orantılı. Durkheim’ın pozitivizm anlayışına paralel olarak istatistiklere dayalı yaptığı saptamaya göre, ilkeltoplum düzenlerinde işkence ve cezalandırma oldukça ağır ve yaygınken, toplumlar geliştikçe ve ilerledikçe cezalandırma hafifliyor ve yerini başka formlar alıyor. (2)

Günümüzde de benzer bir durumu saptamak mümkün. AKP iktidarı ile günbegün Ortaçağ karanlığına saplanan ülkemizde, dün cinsel istismarda çocuğun rızasının olmayacağını, bugün ise idam cezasının cinsel istismara çözüm olamayacağını anlatmaya çalışmamız tesadüf değil.Tecavüzü aklayan, meşrulaştıran yasaları Meclis’te geri çektiren, salıverilen tacizcilerin, tecavüzcülerin çıkardığımız sesle tutuklanmasını sağlayan irademizle, yılmadan, usanmadan mücadele etmeye devam edeceğiz.

Ta ki tüm bunları besleyen zihniyetten kurtulana dek…

Kaynakça

(1) Aydınlanma Çağı’nın önemli hukukçularından CesareBeccaria idam cezasını 18.yy’da kamusal cinayet olarak nitelendirmiştir. Bknz. Suçlar ve Cezalar Hakkında – Cesare Beccaria

(2) Bu konuda detaylı okuma yapmak isteyen okurlara,Hukuk Sosyolojisinin Kurucuları – Georges Gurvitch
İlgili Haberler