23 Ekim 2017 Pazartesi

Bir kadın öğrencinin kaleminden: Bizim hikayemiz…


Bizler yılın her günü şiddete, tacize, tecavüze uğrayan, katledilen kadınlar… Bizler yılın bir gününün, 8 Mart’ın sahibi olan kadınlar. Her 8 Mart’ta her birimiz anlatırız hikayemizi, aslında her birimizin anlattığıdır hepimizin hikayesi.
Daha anne karnındayken cinsiyetimizi ilk öğrendikleri anda başlar bizim mücadele dolu hikayemiz. Doktor kendisine umut dolu gözlerle bakan anne baba adayına ‘bir kızınız olacak’ dediğinde, ‘eli ayağı düzgün olsun da ikincisi erkek olur’ tesellisiyle yaşarız ilk ezilmişliğimizi. Doğduğumuzda pembe bir dünyaya açarız gözlerimizi. Bizim ilk hapsoluşumuz öteki bir renge, pembe’yedir. Okula başlarız, artık dikkat etmemiz gereken şeyler vardır. Mesela önlüğümüzün eteğinin açılmaması için nasıl oturup kalkmamız gerektiğine dikkat etmemiz gerekir, çünkü bizim diz kapağımız bile tahrik eder, çünkü biz doğuştan birer cinsel objeyizdir. Büyürüz, memelerimiz, kalçalarımız belirginleşmeye başlar. Bir sabah uyandığımızda yatağımızda kan görürüz, annemiz artık büyüdüğümüzü söyler ve bize ömrümüzün bir kısmında kullanacağımız, kullanırken de büyük bir ayıpmışcasına saklayacağımız pedi getirir, tabi tüm bunlar babamızdan gizli olur.

Üniversiteli oluruz, belki de olamayız. Çünkü bazen ‘kız kısmının’ okumaması uygun görülür. Ama eğer şanslıysak -evet bu bizim için bir şanstır- üniversiteli oluruz. Her sabah erkenden kalkıp süslenir öyle gideriz üniversiteye. Çünkü biz başkaları tarafından beğenilmesi gerekenleriz, başkalarının gönlünü hoş edecek olanlarız. Otobüse bineriz, ama ‘bir kadın olarak’. Bazen şoför dikiz aynasından memelerimize bakar, bazen yan koltukta oturan erkek bacaklarını iyice açarak sıkıştırır bizi, bazen de ayaktaysak mini eteğimizden tahrik olup kalçamıza dokunurlar. Bir sabah korkunç bir haberle uyanırız: ”Gencecik bir kadın, şoför tarafından katledildi”. O günden sonra her otobüse bindiğimizde Özgecan gelir aklımıza, korku ve büyük bir öfkeyle. Bitiririz okulu. Kırmızı rujumuzdan tahrik olan patronumuzun ve iş arkadaşlarımızın bakışları altında çalışacağımız bir mesleğimiz olur. Ekonomik bağımsızlığımızı alırsak biz de hayatımızla ilgili konularda söz sahibi oluruz diye düşünürüz. Biz paramızı kazanıp hayatımızı yaşayacağımızı düşünürken ailemiz planı çoktan yapmıştır. Şimdi ki görevimiz evlenmek ve çocuk yapmaktır; ne de olsa yaşımız geçiyor değil mi? Bizim yapacağımız çocuk hep mesele olmuştur zaten, hatta vatani görev bile olmuştur, üç tane yapmak lazım(!) Evleniriz. Temizlik ve yemek yapacağımız, çocuk bakacağımız bir evimiz olmuştur. Kocası olan bir ”karı-yızdır” artık. Bir gün kocamız bizi ”aşırı sevgiden” dolayı öldüresiye döver. ”Bir tokattan bir şey olmaz” der, belki de katilimiz olacak insanla aynı çatı altına gönderirler bizi. Ömrümüzü adamamız gereken bir çocuğumuz olur, anne’yizdir artık. Bir sabah televizyonda hocası tarafından tecavüze uğrayan Cansel’in intihar ettiğini görürüz. O andan sonra çocuğumuzu okula gönderdiğimiz her gün aklımıza gelir Cansel, korku ve büyük bir öfkeyle. Sonra çocuğumuz büyür, bizim yaşadıklarımızı yaşar, belki de daha kötüsünü…

İşte böyledir bize hayat diye sunulan ya da bizim hayat deyip yaşadığımız. Yazının başında da dediğimiz gibi daha anne karnında başlar bizim mücadelemiz, bilene bilene büyürüz. Bundandır ”fıtratımızda kadın erkek eşitliği yoktur” diyenlere karşı mücadele etmekten bir adım geri durmayışımız. Bundandır Cerattepe’de doğayı, Sur’da insanları katledenlere karşı barış için kurulan barikatların önünde duruşumuz.

Bilene bilene geldik bu günlere. Korkularımızı, acılarımızı, gözyaşlarımızı geride bırakıp öfkemizle geldik bu günlere. Her gün omzumuza bir kadının tabutunu veren katillerin, kadını köleleştiren yobazların olmadığı, gündüzlerini de gecelerini de kahkahalarımızla doldurduğumuz bir ülkeyi kurana dek mücadele edeceğiz. Bizler, yaşamın en güzel halini savunanlar, tüm yasaklara inat evlerimizde, iş yerlerimizde, kampüslerimizde, meydanlarımızda en gür sesimizle haykıracağız: Yaşasın 8 Mart!

Elif Uludağ
Hacettepe Üniversitesi