Bir Kez Daha: Yeni Bir Marksist Ekol


Eren Cem Göksülük
Eren Cem Göksülük
erencemgoksuluk@gmail.com - Hacettepe Üniversitesi

 

Türkiye solunun Marksizm ile ilişkisinin biraz “sancılı” bir süreç olduğunu söylebiliriz. Marksizm ile yeni tanışıldığı kuruluş dönemlerinden, özgün üretimlere dair adımların atıldığı “olaylı yıllara”, geniş kitlelerin Marksizme yüzeysel de olsa ilgi duymaya başladığı bir tarihsel aralıktan, giderek Marksizme dair ne varsa bu sefer temelden eleştirilmeye başlandığı yenilgi yıllarına bir dizi tarihsel dönemeçten bahsebiliriz. Buradan hareketle geçmişin bir bakiyesini çıkarmak, elde nelerin kaldığını incelemek elbette yararlı bir uğraş olabilir. Ama sanıyorum, bugün neye ihtiyacımız olduğu sorunu biraz daha öne çıkıyor, buradan devam etmeye çalışacağım.

Sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyelim; bugün eğer solun eşik atlaması deniliyorsa, kuramsal derinliğin siyasallaşma süreçlerine bir izdüşümünün gerekliliğinden bahsediyorsak, kadrolaşma denildiğinde bir takım boşluklar seziyorsak, bugünün ihtiyacı hatta giderek bir zorunluluğu olarak –elbette başka şeylerin de yanında- “Yeni bir Marksist Ekol” oluşturmayı yazmak gerekiyor.

****

“Yeni bir Marksist Ekol” terimini Metin Çulhaoğlu 90’lı yılların başında Gelenek dergisinde dile getiriyor. O dönem solun bir “güncel görevi” olarak belirtilen ve izleyen yıllarda sürekli olarak yinelenen bu “ihtiyaç”, Türkiye’de düşünce süreçlerinin gelişip zenginleşmesi ve giderek sosyalistlerin belirli mesafeleri kat etmiş siyasal bir hareket haline gelmeleri için bir mecburiyet olarak kendini gösteriyor. Çulhaoğlu’nun sözleri ile devam edecek olursak;

Ekol, mevcut gerçekliklerin ve bunlara ilişkin yaklaşımların belirli tercihlerle öncelik sıralamasına tabi tutulmasına, sonra da buna göre bir siyaset tarzı tesbitine imkan tanır. Tercih ve sıralama burada çok önemli bir rol oynar. Tercih ve sıralama ise, salt reel politik gerekçelerin değil, son derece kapsamlı bir formasyonun ürünü olarak ortaya çıkar. Sonuçta, belirli bir formasyon ve ekol çerçevesinde tercihlerini yapan insanların başkalarınca oraya buraya çekilmeleri pek mümkün değildir. Böyleleri, elbette her sorunu çözmüş değildirler. Ama en azından, kimi sorunların önceden çözümünün mutlaka gerekli olmadığı yolunda tercih yaparak, çok önemli ve mesafe aldırıcı bir “ara çözüm”e ulaşmışlardır.


Bu bir ekolü gerektirir.


Türkiye’de sosyalistlerin mesafe alabilmeleri, böyle bir ekolün temel taşlarının atılmasına bağlıdır. Öbür türlü, çok güzel, çok derin, çok uygar tartışmalar yapmak mümkündür. Ama siyasal bir hareket olmak mümkün değildir.”(1)

****

Son vurgu üzerinden devam edelim.

Gerçi alıntıda da örtük bir biçimde bahsediliyor ama bir yanlış anlamanın önünü peşinen kesmek için belirtelim; Marksizm doğrudan saf bir siyasallık ve kitlesellik üretemez, bunu beklemek saf bir hayalcilik olacaktır. Ama tersinden örneğin kendi dışında gelişen radikal bir tepkinin, devrimci bir çıkışın veyahut bir toplumsal muhalefet biçiminin, Marksizm ile ilişkilenmeden, onun çerçevesinden geçmeden başarıya ulaşacağını sanmak da aynı müphem hayalciliğin farklı bir tezahürü olacaktır.

O halde mekanizmayı şöyle özetleyebiliriz; Siyasal öznenin bir yanında gelişkin marksist düşünce, öteki yanında ise somut siyasal pratik var. Siyasal özne, ara teorizasyon aracılığıyla, bu ikisi arasındaki buluşma alanlarını saptıyor. Buluşma alanları, siyasal özne açısından bazı özel görevlere ve yüklenme noktalarına işaret ediyor. Sonuçta siyasal özne, bu özel görevlere yönelerek ve belirginleşen noktalara yüklenerek bir hamle yapma şansına kavuşuyor.(2)

Sol bugün ciddi bir sıkışma içinde ve bir türlü hamle yapacağı alanları yaratamıyor, işte böyle bir süreç bunu aşmaya yarayabilir. Bunun ise belki tek koşulu değil ama ön göstereni, başka bir deyişle işaret fişeği böylesi bir ekolün yaratılmasıdır. Bir kez daha yineleyelim, bunun tüm sorunları çözeceğini düşünmüyoruz ama çözüm yolunda atılmış “büyükçe” bir adım olduğu konusunda hiçbir şüphemiz yok.

Şıkışmışlık, hamle yapmak, adım atmak… Hepsi bir hareket haliyle ilintili. Bunu önemsemeliyiz. Sol yaşanan bütün baskı ve şiddet süreçlerine rağmen ayakları üstünde durmayı başardı, bu nolursa olsun yabana atılmayacak bir başarıdır. Ama mevcut durumu koruma istediği, hareket etmenin önüne geçtiği vakit ortaya çelişkili bir durum çıkıyor. Tıpkı bir yeni doğanın ayakları üstünde durmaya başladığı ilk anda koşacağını hayal etmesi gibi, sol da bir kritik evre olarak bir anda koşacağını hayal ediyor. Oysa önce yürümeyi öğrenmek gerek.

Burada “yürümek” analojisinin özellikle “ekol” çerçevesinde tartıştığımızda oldukça açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Rousseau “yürüme” konusunda şunları yazıyor:

“Ancak yürüyorken derin düşünebiliyorum. Durduğumda, düşünmeyi de bırakıyorum; zihnim yalnızca bacaklarımla çalışıyor..Yürümenin düşüncelerimi kamçılayan ve canlandıran bir yanı var. “(3)

Solun da düşünce süreçlerinin kamçılanmaya ve canlandırılmaya ihtiyacı var.

 

****

Yazıyı daha fazla uzatmamak için son olarak bu iddianın bir “zemini” var mı, bunu tartışarak bitirelim.

Bir ekolden bahsediyorsak elbette bunun zemini solun insan kaynakları ile ilintilidir ve bugün solun ciddi bir sıkışmışlık içinde bulunduğunu yukarı da belirttik. Elbette sıkışmışlığın nedenleri ülkenin, giderek dünyanın ve hatta solun içinden geçtiği dönem ile doğrudan bağlantılı, belki başka bir yazı da bu konuya değinebiliriz. Bunun solun insanlarının düşünce süreçlerini iğdiş eden bir etkisi de var üstelik. Peki durum bu kadar vahimken, “yeni bir marksist ekol” iddiası temelsiz bir sayıklama olmuyor mu?

Hem evet, hem de hayır.

Günümüz dünyasının karmaşık ve sarsıcı süreçleri, tarihsel bilgiye duyulan ihtiyacın giderek körelmesi, yeni kuşağın “eksikliliğine” dair yapılan çözümlemeler… Nereden alınırsa alınsın, bulunduğumuz iddiaya “temel” denilebilecek şeyler, çok uzaktır. Üstelik “şimdiden” bakıldığında gelecekte olacağı bile şüphelidir.

Peki o zaman “hem de hayır” kısmı nereden geliyor?

Yüz yıl önce belki farklı olabilir, o kısmı Marksist tarihçilere bırakıyorum, ama bugünün dünyası geleceğe dair “kestirim gücünün” zayıf olduğu bir dünyadır. Bu kestirimi yapan insanların yetersizliği ya da metodolojinin eksikliği falan da değildir üstelik. Tamamen süreçlere içkin bir fenomendir. Bunun ise doğrusal iki sonucu olsa gerek; bugünkü görünen olumsuzluklara başatlık tanıyıp buna göre strateji geliştirmek ne kadar yanlış ise, tersinden tam da sürecin belirsizliğinin amaçlı öznelere daha fazla alan açtığı gerçeği de bir o kadar doğrudur.

Yani özetle şunu söylemek istiyorum; eğer bir şeyler “zorlanacaksa”, bunun gibi özneye dair alanlarda yapılmasında bence sakınca yoktur. Çünkü en olumsuz şartlara rağmen, başarı şansı daima saklıdır.

Elbette başarı ihtimalleri, büyük yenilgileri de bir olasılık olarak içinde barındırır. Bu ise doğası gereği denemeden bilinemez. Yeni ekol yaratma çabaları büyük bir hüsranla, kadrolaşma faaliyetleri bir yıkıntıyla karşılaşabilir. Bu bağlamda “yenilgiden” de korkmamak gerekiyor.

Rosa Luxemburg’un da dediği gibi:

Devrim, nihai zaferin bir dizi ‘yenilgilerden’ geçerek hazırlanabildiği tek savaş biçimidir- bu da,onun özel hayat kanunudur.”

 

 

KAYNAKÇA

1) M. Çulhaoğlu, Solun İhtiyacı: Yeni Bir Marksist Ekol, Gelenek Dergisi, Aralık 1991

2) M. Çulhaoğlu, Gelişkin Marksist Düşünce ve Siyasallaşma, Gelenek Dergisi, Nisan 1993

3) Rousseau, Jean-Jacques.1953.Confessions, Yeni Yüzyılda Diyalektik içinde, Çev. Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, 2011