Biyopolitikada son nokta: Diyanet İşleri Başkanlığı

Türkiye ilginç bir ülke. Giderek de ilginçleşiyor. Her gün yeni bir “absürtlükle” karşı karşıyayız, öyle ki bazen gerçek bir haberle bir Zaytung haberi arasındaki farkı anlamak imkansızlaşıyor. Bu absürtlüğe en büyük katkıyı son zamanlarda kuşkusuz Diyanet İşleri Başkanlığı sunuyor. Babanın kızına şehvet duymasından, kaş-bıyık alımına, hangi saatte nasıl gezileceğinden müziğin cinsel arzularımıza olan katkılarına kadar el atmadıkları bir alan kalmadı. Öyle ki iktidarın öncelikle bedenler üzerinde kontrol kurduğundan dem vuran Fransız felsefeci Michel Foucault’nun bile hayallerinin ötesine geçti…

İlginçtir, Foucault biyoiktidar terimini modern ulus devletler için kullanır. Modernizmin ve kapitalizmin “totaliterliğini” öne çıkaran bir özelliğidir biyoiktidar. Gelin görün ki günümüz Türkiyesi’ne bakınca siyasal İslam’ın beden politikalarının modern devletinkine rahmet okuttuğunu söylemek hiç de zor değil.

Elbette modernizmin ve modern devletlerin de beden politikaları var. Türkiye’de kılık kıyafet reformu, şapka kanunu gibi örnekleri sayabiliriz. Ancak modern devletin beden politikaları İslam başta olmak üzere herhangi bir dinin beden üzerindeki iktidarıyla karşılaştırılamaz. Arada şöyle bir fark olduğunu düşünüyorum: Modern devlet, daha çok “ne yapmamak” gerektiğini tanımlarken dinsel ideolojiler ise tüm detayları, en küçük parçaları değil “ne yapılması, nasıl yapılması” gerektiğini tanımlıyor. Örneğin modern devlette kamusal alanda türban kullanılması sınırlandırılabilir, dinsel ideoloji ise yalnızca türban propagandası yapmakla kalmaz, türbanın nasıl takılması gerektiğini, eteğin bileğin kaç santimetre üstünde olabileceğini, bluzun ne kadar dar olabileceğini, nerede vücudunun ne kadarını gösterebileceğini, görünen görünmeyen yerlerindeki kıllarla ne yapacağını ve daha bilumum ufak ayrıntıyı tanımlar. Dolayısıyla totaliterlik dozajları arasında da Foucault’yu hayal kırıklığına uğratacak bir fark olduğunu düşünüyorum. (Kavramın sağlık politikaları gibi farklı alanlarla ilgili göndermeleri ise bizim yazımızın dışında kalıyor.)

Peki, bir karşı-politikayı nasıl kuracağız? Başka bir deyişle laik ideolojiler dinsel ideolojilerin karşısına nasıl bir “beden politikası” ile çıkacak, daha doğrusu bir “beden politikası” ile mi çıkacak? Biraz daha genişletelim, örneğin hangi cinsel ilişkinin daha “sağlıklı” olduğunu, cinselliğin nasıl yaşanması gerektiğini tanımlayacak mıyız? Heteroseksüel kişilere “aslında sen de eşcinselsin ama farkında değilsin” minvalli söylemlerle ya da tersinden LGBTİ bireylerine “normal” olanı tanımlayacak mıyız?

Kendi adıma bütün bu sorulara tereddütsüz hayır diye cevap veriyorum. Şurası reddedilemez bir gerçek: Kapitalizm ve kapitalizm öncesi gerici ideolojilerin yaşamın her alanına sindiği günümüz dünyasında cinselliğin toplumsal sınırlardan kurtulması, bedenlerimizle barışık insanlar haline gelmemiz, moda, estetik vb. kaygılardan arınarak bedenimize şekil vermemiz mümkün değil. Ancak iki şey mümkündür. Birincisi laik bir ülkede bedenimiz ve cinsel tercihlerimiz üzerindeki baskıların en aza indirilmesi. İkincisi bu tür fetvalara ve ideolojilere bir alternatif tanımlayarak cevap vermek yerine basitçe “sana ne!” demek.

İslamcılarla tartışırken çok sık düştüğümüz bir hata var: Onların sapkın fikirlerinin karşısında bizler hep savunma pozisyonunda kalıyoruz. Örneğin “gece 3’te sokakta ne işi var?” dediklerinde “belki de ilaç almaya çıkmıştır” diyerek sokaktaki kadını “aklamaya” çalışanların sayısı hiç de az değil. Son olarak müziğin cinsel arzular uyandırdığına dair bir “fetva” çıktı. Buna karşı verilen cevap da genel olarak “ne alaka” oldu. Dincilerin nereye baksalar cinselliğin bir suretini görmeleri bir yana, müziğin cinsel arzular uyandırması kötü bir şey midir? Müzik bir çok duygumuzu harekete geçirebildiği gibi cinsel arzularımızı da besleyebilir. Bunu inkar etmek için ortada bir neden yok.

Özetlersek, dinci gericilik ile mücadelenin özgürlükçü, sınırlar koymak yerine sınırları ortadan kaldıran bir içerikle yapılması; ne yapılması gerektiğini tanımlamayan, yalnızca kısıtlayıcı, gerici uygulamaları karşısına alan bir karakter taşıması gerektiğine inanıyorum. Bir anlamda laiklik mücadelesinin “radikal” bir içerik taşıması gerektiğini söylemiş oluyoruz.

İlgili Haberler