Bize doğru gelen büyük tehlike: Küresel Isınma-2

Dünya üzerinde 1800’lerden bu yana artan bir CO2 salınımı söz konusu(1). Dünyamız değişiyor, iklimler değişiyor. Tehlike çanları bu kadar ısrarla çalarken dünya ülkeleri küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine gerekli önemi vermiyorlar. Bir önceki yazıda anlattığımız Paris Anlaşması’nda bunu görmüştük ya da Grönland araştırmalarında. Herkes her şeyi bu kadar farkındayken bir şeyler yapılmaması bazı çevrecilerin gözünden kaçmadı. Olup bitenleri gizlemek isteyenler hedeflerine ulaşamadılar. Bu yazımda sizlere Kyoto Protokolü ve dünya ülkelerinin kirli geçmişinden bahsedeceğim .

Dünya üzerinde petrol ve otomobil şirketlerinin durumu her yerde aynı. İklim bilimcilerinin yaptığı araştırmaya göre; Almanya ve Japonya’da bulunan en büyük şirketler otomobil şirketi. İngiltere, Fransa, Brezilya ve İtalya’da bulunan en büyük şirketler petrol şirketi. Rusya’da bulunan en büyük dört şirket ise petrol ve doğalgaz şirketi. Hal böyle olunca düşük karbon ekonomisine radikal bir dönüş ; petrol, doğalgaz,kömür ve otomobil şirketlerinin pazarlarının yüzde onuna kadar daralması demek. Özellikle bu durum ABD için fazlasıyla korkutucu. Dünya üzerinde CO2 salınımının yüzde yirmi üçü, tüm araçların CO2 salınımının üçte biri ABD’den  geliyor. ABD küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerindeki payını çok iyi biliyor. Ekonomik sebepler nedeniyle bir şeyler yapmaya hevesli değil sadece. Ancak bir şeyler yapabilmenin mümkün olduğunu bize 1975’te gösterdi. 1973 Arap-İsrail savaşında Araplar ABD’yi boykot ederek petrol üretimini azalttı. Ancak ABD’nin petrolünün çoğu başka yerlerden geliyordu. 1973’te ekonomik durgunluk ve petrol fiyatları artışıyla 1975’te ABD, Amerikan kongresi tarafından karbon salınımını azaltmaya yönelik federal bir yasa çıkarttı. 9 yılda galon başına mili yarı yarıyadan daha çok düşürdü(2) Bunu yaparak olası bir iklim yasasının imkansız olmadığını gösterdi. Şu anda dünya üzerinde yılda kişi başına düşen CO2 salınımı20.2 ton ile ABD birinci sırada. Diğer ülkelerle arasında büyük farklar görülebilir. Bunun iki nedeni var: ABD enerji konusunda çok fazla harcama yapıyor ve özellikle Batı Avrupa ülkeleri kendi petrol rezervlerine sahip olmadığı için enerji konusunda biraz daha dikkatli. Yıllık kişi başına düşen CO2 salınımı 8.8 ton(3)

İklim bilimcileri bu duruma çözüm üretmek gerektiğinin farkındaydı. 1980lerin sonunda dünyanın çeşitli yerlerinden yüzlerce bilimci iklim değişimi üzerinde çalışıyordu. Küresel ısınma konusunda dünya insanlarını uyarmak, hükümet ve Birleşmiş Milletler’i ikna etmek için harekete geçtiler. Çevre ile ilgilenen Sivil Toplum Kuruluşları mesajın dünyaya yayılması için yardım ediyorlardı. Başta her şey olması gerektiği gibiyken 1989’da iklim bilimcileri bir karar aldı4.Kendi fikirlerine sempatiyle bakan hükümetlerle iş birliği yapmaya karar verdiler. Bunun iki sonucu oldu: Bilim insanları dünyayı ne olduğu konusunda ciddi biçimde uyardılar. Ama hükümetlerle ittifak, ne yapılması gerektiğinin bilinmesine rağmen buna olanak vermedi yani hükümetler ekonomisini düşünerek buna mani oldular.

1990’lardan itibaren şirketler bir şeyler yapılmasını engellemek üzere örgütlenmekteydi. Kömür, doğalgaz ve petrol şirketleri “Karbon Klübü”’nü oluşturdu(5) Karbon Klübü; kamuoyunu küresel ısınmanın olmadığına ikna etmeye, ABD yönetimini CO2 salınımındaki kesintinin Amerikan sanayisinin çıkarlarına aykırı olduğuna, ABD’nin gücünü salınımları azaltmak için olası bir uluslar arası anlaşma yapılmasını engellemeye çalışıyordu. Karbon şirketleri bilim insanlarına ve STK’lara aksini iddia etmeleri için para ödediler. Ayrıca medya da ellerindeydi. Her şeyi kendi lehlerine çevirmek için uğraştılar. STK’lar dünya ekonomisine karşı çıkmadan daha küçük çapta kampanyalar yaptılar. Bir bakıma Karbon Şirketleri’ne boyun eğdiler ve amaçlarından saptılar. Ekonomiye karşı çıkmadan balinaları kurtarmak mümkündü ya da çöp yakmayı yasaklamak onları sadece bir şirketle karşı karşıya getiriyordu. Oysa bunları yaparken geleceğimizi karşılarına aldıklarını umursamadılar. Onlar da hükümetlerin  yaptığı gibi çıkar peşindeydiler.

1992 yılında BM çevre bilimcilerini, hükümetleri, STK’ları Rio kentinde toplantıya çağırdı. Rio konferansı CO2 salınımını sınırlayacak bir küresel görüşme başlatmaya karar verdi. 5 yıl süren görüşmeler sonucunda Japonya’nın Kyoto kentinde  Kyoto Protokolü hazırlandı. Ancak asıl metin 2001 yılında oluşturuldu ve ancak 2005 yılında yürürlüğe girdi.Kyoto’nun üç temel hedefi vardı: Değişiklik yaratacak bir eylem, eylemin küresel çapta olması ve her hükümetin toplam salınımı düşürmeyi kabul etmesi gerekiyordu. Ancak Paris Anlaşması’nda da olduğu gibi Kyoto’da da bazı boşluklar vardı. Tabi ki tahmin etmek zor olmasa gerek. ABD, Paris Anlaşması’nda yaptığı gibi Kyoto Protokolü’nden de 2001 yılında çekildi. Bu durum dünya üzerindeki salınımın dörtte birine sahip olan bir ülkenin protokole karşı gelmesiyle kötüye gitti. ABD yönetimi Kyoto’yu “vahim gedikleri olan” diye nitelendiriyordu. Ona göre salım oranlarının gönüllü eylemler ve yeni enerji teknolojileri kullanılarak azaltılması gerekiyordu. Ayrıca ABD anlaşmaya bir madde ekletmişti. Bu maddeye göre protokolün geçerli olabilmesi için dünya üzerinde CO2 salınımının yüzde elli beşine sahip olan ülkelerin katılması zorunluydu. ABD Avustralya ve Rusya’nın katılmayacağından emindi. Çünkü Avustralya, enerjisinin yüzde seksen üçünü fosil kaynaklı termik santrallerinden sağlıyor. Tüm dünyada kömür kullanan termik santraller çok yüksek miktarda CO2 emisyonları yapmaktadır.Avustralya’nın kömür ihracatında ülke ekonomisindeki payı yüzde on altıdır. Ayrıca Avustralya küresel ısınma ve küresel iklim değişikliği sebepleri arasında sayılan karbon salınımlarıbazında dünyayı en çok kirleten ülkeler statüsünde bulunmaktadır. Dünya üzerinde kömür  ihracatı bakımından 1. Sırada yer alan Avustralya, bu anlaşmayı onayladığı taktirde ekonomisine darbe vuracaktı(6). Rusya da gaz ve petrol ihracatı bakımından anlaşmayı onaylamayacaktı. ABD buna güvenerek protokolün uygulanmasını reddetti. Kyoto ölmüş gibi görünüyordu. Ancak 2005 yılında Rusya’nın kararını değiştirerek protokolü onaylamasıyla anlaşma yürürlüğe girdi(7).Bunu söylediler ama STK’lara para vermeye ve aksini iddia için zorlamaya devam ettiler, medyayı istedikleri şekilde yönettiler. Küresel ısınma karşıtı programlar oluşturdular. ABD kısaca iki yüzlü politikası ile yine ekonomisini korudu. ABD’nin bu tutumu ve Kyoto’nun yetersizliği ile yeniden küresel ısınma birçok kesim tarafından rafa kalktı. Protokol, olması gerekenden çok düşük oranlarda hedefler koyuyor, ülkeleri zorlamıyor adeta bir şeyler yapmış gibi görünmek için hareket ediyordu.

Dünya ülkeleri bir kez daha küresel ısınma karşısında mücadele etmekten kaçtı. Gelecek planlaması yerine günü kurtarmaya çalıştılar. Küresel ısınmayla mücadeleyi ekonomiyle aralarında tercih yapılacak bir konu gibi basite indirgediler. Dünyamız ısınıyor. Kimse ekonomi ya da mücadele arasında tercih yapmak zorunda değil. Çünkü ortada tercih yok. Ekonomiyi ayakta tutup küresel ısınmayla mücadele etmek mümkün. Bunu ABD istemeden de olsa 1975’te gösterdi. Bilim insanları ve çevreciler 2007’de daha fazlasını yapabileceklerini ve hükümetleri zorlayabileceklerini düşündüler. Böyle düşündüler çünkü artık herkes her şeyin farkındaydı. 21. Yüzyılın yeni toplumsal hareketleri küresel politikaları değiştirmeye başladı. Kyoto’nun başarısızlığı STK’ları harekete geçmeye itti.  Lahey’de Friends of the EarthInternational  çevre örgütü önderliğinde 5000 kişi toplandı(8). 21.yüzyıl birçok yeniliklerle gelmişti. Küresel ısınma tüm dünyanın sorunuydu ve artık harekete geçmek için bekleyecek zamanımız yok!

KAYNAKÇA

2. Jonathan Neale, Küresel Isınmayı Durduralım Dünyayı Değiştirelim, Yordam Kitap
3. Jonathan Neale, Küresel Isınmayı Durduralım Dünyayı Değiştirelim, Yordam Kitap
4. Jonathan Neale, Küresel Isınmayı Durduralım Dünyayı Değiştirelim, Yordam Kitap
5. Anthony Giddens, İklim Değişikliği Siyaseti, PhoenixYayınları
8. Jonathan Neale, Küresel Isınmayı Durduralım Dünyayı Değiştirelim, Yordam Kitap
İlgili Haberler