Çimento’nun harcını karmak

Yıl oldu 2018. Hala açlık çeken insanları görüyor, insan ticareti yapıldığını duyuyor, savaşın yakınımızda olduğunu biliyoruz. Ancak bu sadece ülkemizin coğrafi konumundan kaynaklanan bir durum değil. Dünyanın devamında da katliamlar, yasaklar, yaşam tarzı dayatmaları, yozlaşma ve benzeri türlü problemler yaşanmaya devam ediyor. Ancak dünya, böyle bir düzene doğmadı ve böyle bir düzende yaşamak zorunda değildi. İnsanlığın bir taraftan kendisini diğer taraftansa dünyasını çürüttüğü bu düzen, tarihsel seçimlerin bir sonucundan başka bir şey değil.

Kapitalizmin en vahşi yüzünü gördüğümüz bu zaman diliminde insanlık büyük bir kırılma sürecinin içinden geçiyor. “Ya sosyalizm ya barbarlık” sloganı, tam da bu kırılma sürecine işaret ediyor.

İşte Gladkov’un kaleme aldığı Çimento, hepimizin bildiği bir tarihsel kesitte, az önce bahsettiğimiz uzlaşmaz iki kutbun, insanca bir yaşam sunan yolunu tercih eden bir toplumu anlatıyor.

1917 Ekim Devrimi sonrasında yaşanan içsavaşta Kızılordu tarafında savaşmış bir asker olan Gleb Çumalov’un köyüne dönüşü ile başlayan hikaye, siyasi devrimin ardından yaşanmaya başlayan toplumsal devrimin getirdiği çelişikiler çerçevesinde incelenebilir. Siyasal devrimden sonra, devrim sürecinde doğrudan özne olmayan insanların da, bu toplumsal dönüşümden hem düşünsel hem de maddi anlamdaki değişimleri görüyoruz.

Toplumsal devrimle birlikte insanlar, devrim öncesi hayatlarındaki  öncelikleri, yaşam şekilleri, kendilerini nasıl gördükleri, yaşadıkları topluma, mekana ve kendilerine verdikleri önemin ne kadar değersiz olduğunu görmüştür. Bu yönüyle Çimento, sosyalist bireyin filizleniş sürecindeki sancılarını gerçekçi bir şekilde tasvir ediyor.

Sosyalist bireyin filizlenme sürecinde, elzem gördüğüm iki karakterden ilki  Gleb Çumalov’un eşi olarak tanıştığımız Daşa. Ve Daşa’nın devrimle birlikte devrimci bir birey olarak kendisini hayatta konumladırdığı alanda ne kadar ilerlediğini eşi Gleb gibi şaşkınlıkla izliyoruz. Aileye, üretime, ikili ilişkilere, toplumsal sorumluluklara dair bakış açısındaki değişim de bu süreci tamamlıyor.

“Gleb! Nasıl olur? Bir şey bilmiyordum, Gleb!

Bu yakarma kısacık bir zaman parçası içinde yüreğinden kopup söz oluvermişti. Ama Daşa daha bunu söyler söylemez anladı ki eğer toparlanamazsa Gleb’e hep yenilecek, hep o ezikliği yaşayacak.
Üç yıl öncesini hatırlıyor Daşa. Elinden, her şeye gülmekten başka iş gelmeyen halini hatırlıyor. O zaman pencere diplerindeki saksılarda açan çiçekler gibiydi o da.
Gleb için yaşıyor, severek ve isteyerek ona teslim olmaktan, onun için yaşamaktan büyük tat alıyordu.”

Daşa’nın düşünsel sürecindeki gelişimi bu alıntıyla en yalın halinde görebiliyoruz. Daşa “pencere diplerindeki saksılarda açan çiçekler gibi” olmaktan, bu halini eleştirel bir gözle gören bir devrimci kadına dönüşüyor. Ve sonrasında Daşa, geleneksel kadın tipinden çıkarak hayatının öznesi olan bir kadına dönüşüyor.

Ayrıca  Daşa-Gleb ilişkisi, kişisel sorunların siyasal sorunların önüne geçemediği bir insan ilişkisine dair de romanda vereceğim ilk örnek. Çünkü Daşa, eş bağını koparttığı Gleb ile birlikte fabrika ve Sovyetler için verilen mücadelede en önde gelen iki figür oluyorlar.

Kritik olduğunu düşündüğüm ikinci karakter ise devrim öncesinde Gleb Çumalov’u devrimci olduğu için polislere teslim eden ve zengin bir mimar olan Kleist.

Kleist, yaşamak için verdiği bu zor mücadelenin sonunda anladı ki, avuçlarında ölümü getirdiği sandığı bu adam, Çumalov onu sımsıkı hayata bağlamıştır.”

Gleb Çumalov, kişisel geçmişi siyasal ihtiyaçların önüne geçirmeyerek Kleist’a bir şans daha tanıyor Çimento fabrikasını tekrar hayata geçirebilmek için. Korkudan şüpheye, şüpheden meraka, meraktan güvene geçiyor Kleist. Ve geçmişe bir sünger çekerek birlikte fabrikayı hayata döndürmek için mücadele etmeye başlıyorlar.

Gleb, çimento fabrikası konusunda çok inatçı ve azimli. Bir toplantıda “..Fabrika geçmişe ait bir şey olamaz! Çok uzak bir geleceğin meselesi de değildir. Orada bir fabrika var. İşçileri, onların ellerindeki hüneri bekleyen bir fabrika!”

Gleb için fabrikanın bu kadar önemli olması bir tesadüf değil. Çünkü fabrikalar, işçi sınıfını yarattığı gibi Sovyet ekonomisinin temelini oluşturuyor ve Sovyetler en ileri haklara sahip işçi sınıfıyla birlikte önce bir üretim devi haline geliyor, sonra dünya devi ABD ile başedecek ve insanlığa bir yol daha olduğunu gösterecek güce kavuşuyor.

Çimento’nun bir roman olaraksa taraf olduğu bir tartışma daha var. Çimento, ajitatif karamsarlığa karşı devrimci iyimserlikle gerçekliğin buluştuğu bir eser. Bu değeriyle bizler için fazladan bir önem taşıyor. Çünkü ülkemizde devrimci kültür ezilmekten besleniyor. Biraz daha açmak gerekirse, bugün Türkiye’de devrimci kültürün beslenme kanallarının çoğu; yenilmişlik ve mağduriyet üzerinden propaganda yapmaya çalışan bir kaybedilmişlikler hikayesi gibi. İktidarın güçlerini ya da tarihsel katliamları anlatırken öyle bir perspektife sahip ki, kendi karamsarlığını halkın yüzünü sola dönmüş kesimlerine de yansıtıyor. Çimento hiçbir engelin, yozlaşmanın, korkunun, imkan yetersizliğinin yolundan saptıramadığı; devrimin haklılığına, aklının keskinliğine ve bileğinin gücüne güvenen bir toplumu anlatıyor. Sırf bu yönü bile, bizler için ne kadar taze bir roman olduğunun bir göstergesi.

Devrimcilerin kendilerini, çevrelerini, yaşam alanlarını ve ardından ülkelerini değiştirebilmeleri için sahip olmaları gereken hayat perspektifini gösteren bu kült romanın bizleri de tazelemesi dileğiyle..

İlgili Haberler