Kaderimiz Ortak


Suriye savaşı üzerine yüzlerce analiz yapıldı. Bu analizler dışında biz de ‘HALEP,DEYREZZOR,İDLİP ‘ üçgenini anlatmak istersek ‘’Halep’ten cihatçıların sürülmesi sonun başlangıcını,Deyrezor’un alınması sürecinin önemli uğrağını, İdlip ise bu uğrağın bir nevi tamamlanması anlamına gelebilir. Peki bu savaşın yönü nereye doğru gidiyor? Sıra bizde mi?

“Sıra bizde mi?” düşüncesinin toplumda bir oluşma evresine girdiğini  ve nasıl bakmamız gerektiği üzerine konuşmamız gerekiyor. Bu evre tabi ki bir anda olmadı. Cihatçıların Suriye ve Irak’ta hareket alanın daralmasıyla yeni hareket alanları oluşturamaması, Ortadoğu’da hakimiyet mücadelesinin yeni adresinin hangi ülke olacağı sorusunu akla getirebilir.  Esad’ın  1 ay önce ‘Cihatçıları Türkiye’ye göndereceğiz ‘ açıklaması, coğrafi olarak İdlip’in sırtının Türkiye olması da akıldaki soruları bir bakıma artırmış oldu. Tabi savaşın yönünün nereye doğru gideceğini kesin olarak bilemeyiz fakat bu savaş Suriye’nin kaderini nasıl belirleyecekse Türkiye’nin kaderini de belli bir ölçüde belirlecektir. Bu doğrultuda tarihsel örneklerde verilebilir:

Ekim Devrimi ile 1923 Cumhuriyet Devrimi’nin nasıl bir bağı varsa Baas hareketininde Sovyetler Birliği ile bir bağı vardır. Kısaca Baas hareketinden bahsedersek Sosyalist bloğun var olduğu iki kUtuplu dünya koşullarında Baas hareketi, sömürülmüş ve geri kalmış Arap ülkelerinde ortaya çıkmış bir ulusal solculuk (Arap sosyalizmi) olarak kendini gösterdi.

Fransız bir baba ve Yahudi bir annenin çocuğu olan Michel Eflak Şam’da Selahattin el-Bitar’la birlikte Arap Diriliş Partisi’ni kurduğunda Arap ulusunu tek bir sosyalist devlet çatısı altında toplama amacı vardı. Sosyalizmden etkilenmiş olan Arap milliyetçiliği ideolojisi olan Baasçılık Arap Sosyalist Diriliş Partisi ile birlikte  ortaya çıkar. Partinin sloganı ”birlik, özgürlük ve sosyalizm”dir.  Arapça diriliş anlamına gelen ‘baas’ Filistin topraklarına saldıran İsrailin varlığına karşın olarak milliyetçi-ulus dirilişine atfeder.. Ortadoğu’da önemli bir nüfuza sahip Baas ideolojisi, sosyalizmin toplumsal güç olarak ortadan kalkmasıyla birlikte emperyalizmin ve onun türevlerinin saldırısına maruz kaldı. Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler ve cihatçı örgütler bu saldırının temsilcisi oldu. Türkiye’de ise AKP.

Laik ve yarı laik devlet yapılarını yıkmaya çalışanlar, tarihsel olarak gerici safta yer alanlar, işbirliğine devam ettiler. Ortadoğu’nun en büyük suç örgütlerinden biri olan Müslüman Kardeşler’e destek verilerek siyasal ve ideolojik saldırıda oldu. Örneğin birkaç sene önce eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın YAŞ’ta masanın başında tek oturmasının bir reform olduğunu, Türkiye’de Baasçı geleneğin tasfiye edildiğini söylemesi bunun bir örneğidir. Ya da Müslüman kardeşler ,ÖSO gibi suç örgütlerinin demokrat, özgürlükçü olarak nitelendirilmesi tesadüf değildir.

Özetle siyasal islamın laik ve yarı laik devlet yapılarına,oradaki tüm ilerici kazanımlara karşı bir siyasal ve ideolojik saldırısı SSCB yıkıldıktan sonra giderek artmıştır. Bugünkü Ortadoğu’da devam eden savaşın ve bu savaşın krizlerinin tüm bölgeyi etki altına alması,ülkelerin birbirinden etkilenmemesinin mümkün  olamayacağını göstermiştir.

 

Hatta bu etkilenmenin derecesi o kadar büyüktü ki  saray rejiminin  futbol maçlarında sahaya girmeye çalışan taraftarlar gibi Ortadoğu’da ki siyasal denklem içerisine girme çabası, bitmek bilmeyen oyun kurma girişimleri, dış politikadaki çöküş ve tüm bunların iç politikaya nasıl yansıdığını gördük. Dengesizlik ve pay alma heyecanı ile hareket edilen bu  politikalar başarısızlık ve çelişki üretti. ‘Ortadoğu’da kartlar yeniden dağıtılıyor’ sözünün günümüzde ironikleştiği aynı zamanda güncel siyaset üzerine de kullanılan söz öbeği içerisinde genel değerlendirme haline bürünmesi  bu politikanın ürünüdür. Peki bu politikanın ürünleri nelerdir?

 Saray rejimi, Suriye’ye yönelik müdahalelerini esas olarak Müslüman Kardeşler ve belirli cihatçı örgütler aracılığı ile yapmaya çalıştı. Sosyal ve kültürel olarak mozaikleşmiş bu toplumda düne kadar mezhebi ya da dinini sormayı ayıp sayan insanları kuşku haline düşürme konusunda başarılı oldu. Fehim Taştekin’den bir alıntı yaparsak ‘Halep ve Şam’da ticareti elinde tutan ve ülke nüfusunun %74-75 ini oluşturan sünni çoğunluğun alevi azınlığın diktatörlüğüne başkaldırması halinde rejimin birkaç hafta içinde çökeceği siyasal islamın temel stratejik argümanıydı.’ Lakin Mezhepsel politikaların Suriye  siyasetini belirlediğini düşünenler iki haftada rejimi devirip emevi caminde namaz kılma hayali tamamiyle çöktü.

Zamanında   “NATO’nun ne işi var Libya’da?” diye sorulmasının üzerinden çok kısa bir zaman geçmişken, NATO müdahalesine dahil olunması, PYD’yi ÖSO’yla birlikte Esad’ın üzerine sürme planları yaptıktan sonra Kürt düşmanlığına bürünülmesi, öte yandan Barzani’yi de içine alacak şekilde, emperyal bir “Türk-Kürt projesi”ni hayata geçirmeye çalışan Akp’nin refarandum sonrası Barzani ile aralarının bozulması, Esad’ın önce Esed’e dönüşmesi daha sonra Esed’in Esad’a dönüşmesi veya Erdoğa’nın ‘’ Sen benim muhatabım değilsin, karatımda değilsin, kalitemde değilsin’ ‘dediği İbadi’yi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda ağırlaması ve dostum İbadi olması; ÖSO, El Fetih ,Ahrar Şam , El-nusra Cephesi gibi sürekli yeni cihatçı örgütler aracılığıyla, El bab’a ve son olarak İdlip’e girilerek Suriye’nin egemenliğe karşı bir hamle yapması, hamleler zenginliğini gösterse de Akp’nin artık Ortadoğu’daki etkisi yıllar içerisinde ekmek kırıntısı haline büründüğünün göstergesidir. İktisadi göstergelere bakarsak , savaş koşullarına rağmen  Suriye lirasının Türk lirası karşısında yüzde 10 değer kazanması ya da Musa Eroğlu’nun bir yazısından alıntı yaparsak ‘’Savaşın en ilginç yanlarından biri de döviz akışı ile ilgiliydi. Silahlı gruplara para gönderen ülkeler amaçları farklı olsa da istemeden Suriye ekonomisine destek oldu’. Çünkü örgüt mensupları paralarını Suriye içinde bozdurmak ve harcamak durumundaydı.’ bu durumlarda saray rejimi için düş kırıklığıydı.

Son olarak Suriye savaşından tam 6 yıl 5 ay geçti. Human Rights Watch 2017 Raporu’na göre  2016 yılı Şubat ayı itibariyle iç savaşta ölenlerin sayısının 470 bin olduğunu gösteriyor. Rapordaki verilere göre 6 milyondan fazla kişi yerinden oldu. Şehirler insanlar gibi öldü. Bitmeye doğru giden bu savaşın ve bu savaşın yarattığı tahribatların,katliamların sorumlusunun saray rejimi olduğunu anlatmak gerekiyor. Bu savaşın başlangıcının da sonununda belirleyecek olanın tıpkı direnen Suriye halkı örneği olduğu gibi Türkiye halkının olabileceğini anlatmak gerekiyor.