22 Nisan 2018 Pazar

Karar verme zamanı


Berkay Sagol
Berkay Sagol
Uşak Üniversitesi - berkaysagol@gmail.com

Ülkemizde son zamanlarda ki diktatör ve başkanlık tartışmalarından sonra bende konuyla ilgili bir yazı kaleme almak istedim. İkisi de ülkesini iç ve dış savaşlara sürüklemiş iki diktatörden söz edeceğim. Benzeştikleri yönleri oldukça fazla olan bu iki diktatörün ayrıldığı farklılaştığı bazı noktalar da dikkat çekici.

Biri belki de bazılarımızın adını ilk defa duyduğu aslında hakkında çok fazla bilgi edinilemeyen Japonların 124. İmparatoru Hirohito, diğeri ise hepimizin bildiği İtalyan ulusal faşist partinin kurucusu ve lideri Benito Mussolini.

Öncelikle ilk parantezi açıp Hirohito’ dan başlayalım.

Hirohito Japonlar’ca tanrı kabul edilen, kendisiyle konuşulmasının bile yasak olduğu biriydi. Onun döneminde Japonya Asya’da çok büyük bir güç haline gelmişti. Ancak enerji kaynaklarının yetersizliği ve militarizmin hızlı yükselişi Japonya’yı 40’lı yılların başında bir savaşa doğru itiyordu. Nitekim Japon ordusu hepimizin tarihten bildiği gibi Pearl Harbour’a saldırarak savaşa hızlı bir giriş yaptı. Fakat ilerleyen zamanlarda başka bir yazının konusu olabilecek sebeplerden dolayı Japonya ilerlemesi durdu. Amerikalılar Japon adalarını birer birer işgal etmeye başladı. Ana karaya kadar ilerleme sürse de Japonların yine de teslim olmadıklarını gördüler ve savaşlar tarihinin en zalim kararlarından birini alıp Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine iki adet atom bombası atıp yüz binlerce kadın, sivil ve çocuğun ölümüne sebep oldular. Ancak Japonlar yine teslim olmadı ve ana karayı savunmaya devam ettiler. Savaşı sonlandıracak anlaşmayı imzalamak için tek şartları ise hiç kimsenin imparatora dokunmaması ve imparatorun hiç bir şekilde yargılanmamasıydı. İşgal devletleri bu tek maddelik şartı kabul ettiler, bir çok subay ve ileri geleni acele bir şekilde yargılayıp idam ettiler ama ülkesini savaşa sürükleyen “tanrı imparator” Hirohito’yu hiçbir şekilde yargılamadılar. Hirohito 63 yıl tahtta kalıp 1989 yılında kendi eceliyle öldü.

Burada ilk parantezimizi kapatıp ikinci parantezimizi Mussolini ile açalım.

Ulusal faşist partinin kurucusu ve lideri olan Benito Mussolini, Adolf Hitler ile birlikte faşizmin en önemli isimlerinden birisiydi. Gençlik yıllarında her ne kadar sosyalist düşüncelere ilgi duysa da hayatının ileri ki dönemlerinde görüşleri tamamen değişti ve “faşizm” adını verdiği yeni ideolojinin temelini atmak için harekete geçti. 1922 yılında başbakan olarak atandıktan sonra tam anlamıyla bir diktatörlük yönetimi sergiledi ve İtalya’ da bir çok kanun yeniden yazıldı. Üniversitelerde öğretim görevlileri faşist rejimi savunacaklarına dair yemin etmek zorunda bırakıldı, gazete editörleri bile Mussolini tarafından özel olarak seçiliyordu. 1940 yılında 2. Dünya Savaşı’na resmen girdikten sonra İtalya gücünü kaybetmeye başladı ve Mussolini, komünistler önderliğinde ki direnişçiler tarafından 1943 yılında tutuklandı. 12 Eylül 1943 yılında Hitler’in emri ile özel bir birlik tarafından kaçırıldıysa da savaşın son günlerinde İsviçre’ye kaçmaya çalışırken komünist partizanlar tarafından yakalandı. 28 Nisan 1945’te  Ulusal Kurtuluş Komitesi, Mussolini ve maiyetinde ki diğer üyeler için idam kararı aldı. Aynı gün akşama doğru idamı gerçekleştirildi.

Bu yazıyı oluşturan sebep, iki diktatörün ülkelerine yaşattırdıkları ile bizim yaşadıklarımız arasındaki kuvvetli ilişki. Yapılanlar, şu anki durumumuzu ne kadar da anımsatıyor değil mi? Basın özgürlüğü, üniversitelerdeki baskı, faili meçhul cinayetler, yüksek işsizlik oranı ve daha nice benzerlik…

Peki biz bunun karşısında ne yapacağız? “O bizim tanrı imparatorumuz” deyip, ecelini bekleyip, ülkeyi savaşa sokmasını mı izleyeceğiz? Yoksa İtalya’da ki partizanlar gibi tutuklayıp cezasını mı vereceğiz. Tarihte benzer bir sürü örnekten hangisini seçeceğiz? Haziran’da sahneye çıkan gençlik burada bir kez daha yükü omuzlarına alıp bu soruya da yine en net cevabı verecektir .