Laiklik, Din ve Devlet İşleri, Tanım Tartışmaları

Laikliğin, gençliğin ezici bir çoğunluğu tarafından “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tariflenmesi günümüzün gençlik mücadelesi açısından yakıcı bir sorundur. Öyle olmadığı iddia edilecekse, bu noktada derinleşmek gerekir…
Öncelikle bu “tanım” sorununun gençlik için neden yakıcı bir sorun olduğunu anlayabilmek için çok da uzak olmayan bir geçmişe, Haziran Direnişi günlerine bugünden bir bakmak gerekiyor. Haziran Direnişi’nin en yoğun şekilde etkilediği ve en çok etkilendiği, beslendiği kitle kuşkusuz ki gençlik olmuştur. “Orantısız şiddet”e karşı “orantısız mizah”ın, kollektif irade ve eylemliliğin özgün ve etkili yolları gençlik tarafından Gezi’de kendi ifadesini bulmuştur. Gençliğin hayatını nasıl yaşayacağına da, geleceklerine de (ya da YGS sorularının 2011 yılında cemaatlere peşkeş çekilmesinden yola çıkarak ‘geleceksizliklerine’ de) karar vermeye çalışan AKP, Haziran Direnişi’nde suratına sert bir tokat yemiştir. Bu tokatın ardından AKP şüphesiz, gençliği ideolojik ikna aygıtları üzerinden dayattığı yaşam tarzına -dininin ve kininin bekçisi olan gençlik- ikna edemeyeceğini anlamıştır. AKP’nin gençliğin nefes aldığı yerlere, kendini yaratmaya çabaladığı uğraşlara ve alanlara yönelik saldırısı böyle okunduğunda anlamsız değildir.
AKP, gençliğin çok ezici bir çoğunluğu ile bir daha asla aynı noktada buluşmamak üzere vedalaşmıştır. Bu çoğunluğa mensup olan gençlerin ortak bütün taleplerini (özgür yaşam, laik ve bilimsel eğitim, üniversiteden sonra mezun olunan alanla ilgili bir iş imkanı vb.) önceleyen, bu talepleri bir zımba teli gibi birbiri ile ilişkilerinden temel ilke ise laikliğin ta kendisidir. İşte sözü edilen bu laikliğin yanlış anlaşılması, laiklik talebinin yanlış kanallar üzerinden ve faydasız sonuçlara yol açabilecek şekilde örgütlenmesine ve en nihayetinde gençlik açısından yine olumsuz sonuçlar doğurmasına sebep olabilir. Tam tersinden, doğru anlaşılmış ve örgütlenmiş bir laiklik talebinin, insanlığı zincirlerinden kurtaracak bir büyük devrimci mücadelenin en güçlü ayaklarından birini oluşturacağı da kesindir. Günümüzde gençliğin dini siyasallaştıran, sömürünün “inancın gereklilikleri” cephesine sığınarak sürdürülmesini sağlayan kurumları hedef tahtasına oturtmadan, laikliği yaşamaya dair birçok başlığı kapsayacak bir genelliğe kavuşturmadan (sadece görece daha özel başlıklarda üretim yapmakla yetinerek) laiklik mücadelesi yürütmesinin tek olanağı, hali hazırda elinde kalmış bir avuç “kurtarılmış bölge”nin, en büyük kentlerin merkezinde bulunan birkaç “demokrat” semtin özgürlüğünün savunulması şeklinde gerçekleşebilir. Oysa laiklik özel birkaç gündeme veya semte değil, aksine tüm dünyada özgürce yaşamın kendisine dair ve aittir. Dolayısıyla laiklik mücadelesi bugün Türkiye koşullarında yalnızca savunarak değil, ayrıca aynı kuvvetle saldırarak verilebilir. Bu mücadele biçimini Tevfik Fikret’in ünlü dizesi ile reddetmek belki de yeterli olacaktır: “Yükselmeyen düşer: ya terakki, ya inhitat!”
Burjuva düzeni, artı değer üzerinden sömürünün sürekliliğini koruyabilmesi için ideolojik motifler üretmek; bu ideolojik motifler üzerinden düzenin akıldışı olmadığına, hatta aksine dışarıdan müdahalelerin düzenin işleyişini aksattığına dair yanılsamalar yaratmak zorundadır. Kapitalizmin çıplaklaştırılması, onun gerçek yüzünün ifşa edilmesi devrimcilerin başlıca siyasi görevlerindendir. Bahsedilen motiflerden ise belki de kitleler üzerinde en etkilileri milliyetçilik ve dindir. Bilimsel temellere dayanmak bir yana dursun, kullanım oranı arttıkça bilimi ve aklı dışlayan bu motifler, burjuva düzeninin kendini olumlaması ve doğal kılması için yadsınamaz bir öneme sahiptir.
Dini ve dünyevi ilişkilerin birbirinden ayrılması düşüncesi, 18. yüzyılda Aydınlanma düşünürleri ile birlikte vücut bulmuştur. O dönemde büyük çoğunlukla onayını Papa’dan veya halifeden alan siyasi iktidarlar, kendi iktidarlarının kaynağı olarak Tanrı’yı işaret etmiştir. Tanrı’nın dünyadaki yansıması olan bu iktidarlar, tarihsel ilerlemenin önünde giderek daha büyük engel teşkil eder hale gelmiştir. Aydınlanma düşünürlerinin buna karşı mücadelesi ise, iktidarın gökyüzünden yeryüzüne indirilmesi mücadelesi olmuştur. O yüzyılda oluşmakta olan (ve 1789’da ilk defa Dünya üzerinde bir iktidarı fetheden) dönemin devrimci sınıfı olan burjuvazinin etkilendiği ve iktidara yürüdüğü yolda talebi de budur. Ancak tarihsel tüm uğraklarda görüldüğü üzere mevcut sınıf iktidarını (feodal düzeni, aristokrasiyi) devirdikten sonra “devrimci barutunu yitiren” burjuva iktidarları, iktidara gelirken bayrağını taşıdığı ilkeler ne olursa olsun iktidarı ele geçirdikten sonra o ilkeleri kendi varlığına tehlike teşkil ettiği oranda terkeder ve karşısına alır. Türkiye’deki burjuva devriminin ve günümüzdeki koşullara yol açan tarihsel sürecin temel işleyişi de budur. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1924 gibi genç Cumhuriyet’in bu topraklarda yerleşikleşmenin ilk adımlarını attığı yıllarda TBMM tarafından kurulması, işte bu sebeplerden ötürü “tesadüfi” veya “aykırı” olarak görülemez. Dolayısıyla Türkiye’de 16 yıldır AKP tarafından her geçen gün sınırları zorlanan dinselleşme, kapitalizmin olağan seyri içerisinde oluşmuş bir hata, istenmeyen bir durum değildir. Aksine, düzenin akıldışılığının her geçen gün tekrardan gözler önüne serildiği günümüz koşullarında, Türkiye’de sömürünün devam edebilmesi için başvurulması zorunlu hale gelmiş bir dayatmadır.
Sözü edilen dinselleşme dayatmasına verilecek cevabın niteliği ve içeriği ise bu yazının açmaya çalıştığı tartışmanın konusudur: Dinselleşmeye verilecek cevap, dinin siyasallaşmasına imkan veren kurumların varlığına yönelik bir eleştiri ve eylemlilik geliştirmeksizin, dincilikte bir çeşit “normalleşme”yi, radikallikten uzaklaşmayı mı önermelidir? Açıktır ki bunun bir gerçekçiliği yoktur. Hali hazırda gaz kaçıran bir doğalgaz tesisatında vanayı kapatmak yerine ocağın altını kısmak elbette ve kesinlikle bir patlama meydana getirecektir. Çözümü başka yerde aramak gerekmektedir.
Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, ikisinin birden, fakat birbirleriyle ileri bir noktada çarpışmaları olabildiğince önlenecek şekilde toplumda ayrı kanallar üzerinden örgütlenmesi anlamına gelmektedir. Bu “laiklik” anlayışına göre, devlet tarafından fonlanmayan ve desteklenmeyen bir vakfın, “sivil örgütlenme” kapsamında faaliyet gösterip, örneğin kız çocuklarının 6 yaşında evlendirilmesi gerektiğine dair siyasi çalışma yapmasının laikliğe muhalif bir yanı yoktur. Oysa kız çocuklarının 6 yaşında evlendirilmesinin, cinlerin varlığının veya tarikat liderlerinin Tanrı ile birebir iletişim kurmuş insanlar olduğu iddiasının kendisi, doğrudan bilimin ve mantığın karşısında konumlanır. İnsani olan fakat doğası gereği her geçen gün insana yabancılaşan bir örgütlenme olan Devlet’in amacı, hizmet ettiği sınıfın çıkarlarını içsel ve dışsal tüm tehlikelere karşı korumaktır. Sınıfın bugün sömürüyü sürdürebilmek için daha fazla dinselleşmeye, emekçi halkların ağzından yükselecek şükürlere ihtiyacı vardır. Bunu yapabilmek için siyasallaşmış din, biçilmez kaftandır. Çünkü öğretiye göre hesap kıyamete kalmalı, bu mesele bu dünyada çözülmemelidir: Bugün halkın sırtından geçinenlere cezasını halkın kendisi değil, ahirette kurulacak bir çeşit ilahi yargı mekanizması verecektir. Tüm bunlar dolayısıyla da, sınıfın bugün Türkiye’de laik temeller üzerine yerleşmek gibi bir gayesi de yoktur, olmayacaktır.
En başta işaret edilen sorunun çözümüne giden yol laikliği toplumun sınıfsız ve sömürüsüz olmasını amaçlayan yönteme, yani marksizme dayanarak yeniden tanımlamak ve bu tanımı örgütlemektir. Bugün bu tanım, tanımlanışı gereği mevcut düzenin yıkılışını gerektirecektir. Kapitalizm koşullarında siyasallaşmış dinden veya diğer akıldışı ideolojik motiflerden bağımsızlaşmış bir yönetimin varlığı imkansızdır. En ateşli şekilde de savunulsa, laikliğin “din ve devlet işlerini birbirinden ayıran” burjuva demokratik tanımı, bizi başladığımız yere geri getirip orada bırakıverir. Bizce Türkiye’de bugün “laiklik”; akla, bilime ve emekçi halkın ortak çıkarlarına düşman olan, dogmatizmi ve “kutsal”ları olumlayan mevcut düzene karşı verilecek kavgada her an kendisini yeniden üretecek olan ilkedir. Laiklik bugün ne burjuvazinin herhangi bir kanadının siyasi hamleleri sayesinde burjuva ideolojisi tarafından tekrar kazanılabilir, ne de devrimciler tarafından kavgası verilmeden, geniş kesimlerce yanlış bilinen tanımı çürütülmeden insanları kendi başına devrimci mücadeleye örgütleyebilir. Sorun da işte burada, karşımızdadır.

İlgili Haberler