Medyatik toplumda medyanın hukuku

[dropcap]İ[/dropcap]nsan, fıtratı gereği çevresindeki insanlarla, gerek çok sevdiği dostlarıyla gerekse de hiç anlaşamadığı hasımlarıyla dahi sürekli olarak bir etkileşim içerisindedir. Bu etkileşimin bir sonucu olarak insanlar birbirleriyle bir şekilde iletişim kurma çabası içerisine girmektedirler. Zaten sosyal bir varlık olan insan için iletişim en temel şarttır. Ayrıca sosyal hayatın devamlılığı için iletişim, insan için vazgeçilmez öneme haizdir. İnsanlar kederleriyle, sevinçleriyle, ülküleriyle, ümitleriyle, hasretleriyle, özlemleriyle yarınlar için var olma mücadelesi verirken geçmişle gelecek arasındaki köprüyü, yani bugünü daha sağlam temellere oturtabilmek için birbirleri ile çok ciddi ve sağlam bir iletişim halinde olmaları elzemdir. Bu hususta iletişim süreci üç unsurdan oluşmaktadır. İletiyi gönderen(kaynak), iletinin kendisi(mesaj) ve iletiyi alan(hedef). Bu iletişim ağındaki en ufak bir kopukluk sonraki nesillerin toplum yapısında onarılamayacak ölçüde tahribatlara sebebiyet verebilir. İleti karşı tarafa muhtelif araçlarla gönderilebilir. Örneğin iyi bir hatip ”söz” ile kendini ifade eder, iyi bir ressam tuvalinde gösterir anlatmak istediğini, iyi bir şair dizelerine saklar kendini, kimi zaman merdiven basamaklarını çıkar gibi kolayca ulaşırsınız kimi zaman da labirentler içinde yol yaparsınız ulaşmak için ona. Mesela bir fotoğrafçı kendi vizöründen ifade eder kendini, bir müzisyen notaların kuyruğuna takar sözlerindeki gizemi, kısa metraj bir filmde anlatılabilir bazen birçok şey. . . Hülasa, iletişimde simgeler, resimler, ifadeler kullanılmak suretiyle kodlamalar yapılabilir. Anlatılmak isteneni şifreleyerek kitlelere ulaştırma işini de bugün medya adını verdiğimiz sektör yüklenmektedir.

Medya sektöründe yirminci yüzyılla ve özellikle yirminci yüzyıllın sonlarına doğru çok ciddi ve önemli gelişmeler yaşandı. İnsan aklı bilgisayar teknolojisine ivme kazandırdıkça akıl almaz bir şekilde genişleyen ve bir sektör haline gelmiş olan medya çeşitli araçlarla insanların sosyal ihtiyacı olan haber alma işlevininin yanında daha birçok işlevi yerine getirmektedir. Şöyle ki ; kitle iletişim araçları(gazete, televizyon, dergi, internet. . . ) vasıtasıyla uzak yerlerdeki olayların insanların bilgisine sunulması imkanı sağlanıyor. Medya sadece bilgi alışverişini sağlamakla iktifa etmiyor, aynı zamanda yasama, yürütme ve yargıdan sonra siyasi iktidarı etkileme ve onu sınırlandırma işlevini belli ölçülerde yerine getiriyor. Medya bu görevini yerine getirirken hiç kimsenin tahakkümü altında olmadan ve hiçbir manipülatif eylemin malzemesi olmadan sadece gerçekleri insanlara ulaştırmayı, insanları doğru haberlerle bilgilendirmeyi ilke edinmek zorundadır. Her çağdaş demokraside olduğu gibi medya tam anlamıyla özgür olmalıdır. Yukarıda da değindiğimiz gibi medya düşüncelerin, fikirlerin, taban tabana zıt görüşlerin açıklandığı ve bunların çarpışması sonucunda toplumun genelini belli bir uzlaşı temelinde bir araya toplayabilmenin yegane yeridir. Ancak özgür, bağımsız ve tarafsız medya bu uzlaşı ortamını tesis ve temin edebilir. Özgür medya, her türden fikrin savunulup sistematik bir şekilde geliştirilebilmesi bakımından herhangi suretle kısıtlamaya tabii tutulamaz. Böyle bir tutum ne evrensel yayın ilkeleri ne de çağdaş demokratik sistemler bakımından kabul edilebilir bir tutum değildir.

21. yüzyılda basın medya organlarının yukarıda değindiğimiz üzere ne kadar özgür ve bağımsız olduğunun tespitini yapabilmek için basın özgürlüğünün hangi aşamalardan geçip günümüze ulaştığına kısaca değinmek, zannediyorum ki varılan nokta ile daha ne kadar yol kat edilmesi açısından yol gösterici olacaktır. Öncelikle Eski Yunanistan’da Atina sitesinde gelişen demokrasi, bizim bugün anladığımız manada bir rejim değildi. Fikir ve söz hürriyeti hemen hemen yoktu. Sokrates’in ” kendi eliyle zehir içmek suretiyle idama mahkum edilmesi” bunu doğrulayan en çarpıcı örnektir. Sokrates Atinalı yargıçlara şöyle diyordu: ”Sizin gibi yargıç olmaktansa benim gibi sanık olmayı tercih ederim. Beni yok edebilirsiniz ama benim düşüncelerimi yok edemezsiniz”. Sokrates idam edilerek öldü fakat onun ölümü hür düşünce tarihinde yeni bir sayfa açtı. Sokrates’in ölümünden sonra öğrencisi Platon onun fikirlerini yayabilmek için çaba gösterdi ve ”Devlet” adlı eserinde hocasını öldüren ”hürriyetsiz demokrasiye” olan nefretini dile getirdi. Roma’da ise farklı bir durum vardı. Dinde ahlak alanlarında eski Yunana göre daha toleranslı bir hava vardı. Roma’da bütün imparatorlara karşı bilhassa edebiyat yolu ile muhalefet yapılabiliyordu. Eski Yunanda olduğu gibi sürgün, sansür ve idam gibi cezaları yoktu.

Basın tarihine göre basın hürriyetinin ilk öncüsü 1603-1674 yıllarında yaşayan İngiliz şair John Milton’dur. Milton 1644 yılında ”AREOPAGİTİCA”adlı bir eser yazdı. Bu eser 100 yıl sonra Fransız ihtilalinin ünlü hatibi Kont Mirabeau tarafından Fransızcaya çevrildi ve eser Fransızcaya ”Basın Hürriyeti” ismiyle tercüme edildi. Bu eserin Fransız ihtilalinin ortaya çıkmasında da etkisi olmuştur. Eserin kapağında ”Bir insanı öldürmek düşünen bir yaratığı öldürmektir, fakat iyi bir kitabı yok etmek hür düşüncenin kendisini öldürmek demektir. ” yazmaktadır. Milton bu eserinde çeşitli hususlara yer vermektedir. Lordlar ve Avam kamarasına çok net seçenekler sunmaktadır. ”Ya papalık gibi olun ya da özgürlüğü inşa edin. ” demektedir. [1]Fakat Milton bu eserinde konuşma ve basın özgürlüğünü tartışmamakta, sadece basit bir şekilde kitapların yayınlanmadan önce sansürlenmemesini savunmaktadır. Milton’un bu eseri, İngiltere ve başka ülkelerde tepkiler yaratması üzerine yargı organı tarafından yayından kaldırılmıştır.

Günümüz açısından basın ve medya özgürlüğünü kitle iletişim hukuku çerçevesinde değerlendirecek olursak, her ne kadar teknolojik gelişmeler ve demokrasinin geçmişten bugüne gelmiş olduğu konum nazara alındığında basın ve medya özgürlüğünün hatırı sayılır bir konumda olduğunu düşünmek istesek de, bunun bir temenniden öteye gidemediği sonucuna varmak çok ta zor olmasa gerek. Medyanın sadece insanların haber alma ihtiyaçlarını karşılaması yanında yukarıda da ifade ettiğim gibi muhtelif yollarla kişinin kendisini ifade etmesine olanak sağlaması(twitter-facebook), sinema, dizi, film gibi kişiyi sosyalleştiren ve aynı zamanda eğlendiren bir yapıya dönüşmesi onu bir sektör haline getirmiştir. Hiç şüphe yok ki kapitalist düzen içerisinde bu büyük pastadan kendilerine pay almak isteyen çok sayıda medya patronları ortaya çıkmıştır. Bu döngü içerisinde her medya patronu piyasadan kopmamak adına rakipleri ile rekebet içerisine girmektedirler. Bu rekabeti bugün itibarıyla ele aldığımızda, rekabetten öte birbirlerine kin ve garez besleyen karşısındakini hasım belleyen ve bunlara kendi medya organlarında menfi anlamda yer vererek hep kendilerini ön planda tutmaya çalışan çarpık bir medyatikleşme ile karşı karşıyayız. Böyle bir ortamda sırf bulundukları konumu koruyabilmek ve kazançlarında bir azalışın meydana gelmemesi adına basın, yayın ve ahlak ilkelerini çiğneyen, dönemin siyasi konjonktürüne göre yayınlar yapan basın ve medya kuruluşlarının özgürlüğünden bahsetmek abesle iştigaldir. Menfaati hangi tarafta ise o tarafın lehine haberler yapmak, yayınlar yayınlamak emre itaatten başka bir şey değildir. Oysa ki Anayasanın 26. maddesinde düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinden söz edilmektedir. İlgili maddenin tamamına bakıldığında medyanın özgür olması gerektiği hususuna yer verilmiştir. Bu bağlamda habere ulaşma bakımından devlet, medya özgürlüğünün sağlanması ile birlikte bu özgürlüğün önünü kesen her türlü faaliyetin karşısında olmalı ve onu geliştirme bakımından yükümlülük altına girmelidir. [2]Özellikle ülkemizdeki basın medya organlarına karşı son yıllarda takınılan tavra bakıldığında özgür bir medya ortamını oluşturamadığımız aşikardır.

Son zamanlarda özellikle facebook ve twitter gibi sosyal medya araçlarının yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanılması ile toplum yedisinden yetmişine bu alanda kendisini ifade etmeye, burada kendisine yer edinmeye başladı. Facebook ve twitter furyasıyla başlayan bu dalgaya daha sonra instagram, swarm ve foursquare gibi diğer araçlarda eklendi. Sosyal medyanın bu şekilde insanlar tarafından aktif olarak kullanılmaya başlanması büyük ölçüde anayasa ile koruma altına alınmaya çalışılan medya özgürlüğünün fiili olarak korunmamasından dolayı, insanlar tepkilerini en kolay ve hızlı bir şekilde ortaya koyabildikleri bu mecralara yöneldiler. İnsanları sosyal medyayı kullanmaya yönelten diğer bir sebepte insanların popüler olma hevesiydi. Sosyal medya aslında insanların hayal dünyasında oluşturdukları karakterlerin vücut bulduğu, sahte karakterlerle dolu bir paylaşım alanı haline geldi. Bu piyasada herkes rolünü kendisi belirler oldu. İnsanlar takipçilerine kendilerini hep olduklarından fazlasını gösterme yarışı içerisine girdiler. Gerçek hayattaki karakterle sosyal medyadaki karakter farkı zamanla insana kendi kişiliğini ve karakterini de unutturdu. Haliyle bünyesinde bu kadar farklı kişiliği barındıran, insanların her saniye başı birbirleriyle etkileşim içinde olmalarına imkan sağlayan sosyal medya çeşitli problemleri de beraberinde getirdi. İnsanlar bu alanda başkalarına hakaret ettiler, küfür ettiler hatta sosyal medya üzerinden örgütlenerek çeşitli eylemlere giriştiler. Günlük hayatta da sık sık karşılaştığımız bu gibi olayların insanların dirsek temasında oldukları sosyal medya ortamında yaşanmaması gibi bir şey zaten düşünülemezdi. Her geçen gün sosyal medya kendini geliştirirken ve kullanıcılarına yeni imkanlar sunarken aynı zamanda insanlar bu araçlarla yeni yeni hak ihlalleri ve suçlar işlemekteler. Sosyal medyada özellikle kişilik haklarına saldırı, kişilik haklarına tecavüz, onur ve şerefin ayaklar altına alınmak suretiyle hak ihlalleri yapıldığı hepimizin malumudur. Oysa hukuk düzeninin, kanunların, yasaların dünyadaki değişime ayak uydurmaları hayli zaman alabiliyor. Dolayısıyla medyatikleşme heveslisi toplum her gün hukuku ayaklar altına alıyor. Ülkemizde, Facebook ve twitter üzerinden yaşanılan hukuki sorunlar da genel olarak ; sahte profil açılarak iletişime geçme, müstehcen fotoğrafların yayını, telefon/kimlik bilgileri gibi şahsa özel verilerin paylaşımı, hakaret/nefret, tehdit, şantaj suçları üzerinde yoğunlaşıyor. Bu gibi hak ihlalleri ve suçlar, insan hakları temelindeki uluslar arası mevzuat, Anayasa ve Türk Ceza Kanunu gibi temel kanunlarda yer alan düzenlemeler ile 5651 sayılı özel yasa, internet üzerindeki paylaşımlara ilişkin hak ve ödevleri düzenleyen temel metinlerde düzenlenmiştir. Söz konusu düzenlemeler incelendiğinde Facebook üyesi olan her bir birey “içerik sağlayıcı” sıfatıyla sorumluluk sahibi olarak kalem altına alınmış görünmektedir. Yüklenen bu sorumluluk öyle geniş bir sorumluluk ki ; başkasınca paylaşılan herhangi bir veri (durum paylaşımı, yer bilgisi, fotoğraf, düşünce, video…) ile ilgili “beğen/like” butonuna bastığınız an itibariyle ilgili veri/içerik her neyse bu veriyi kendiniz paylaşmış/benimsemiş gibi kabul olunarak, paylaşanın sorumluluğuna ortak olunmakta, yeri geldiğinde hukuka aykırı bir paylaşımın sorumluluğu dahi yüklenilmektedir. Bu bakımdan sosyal medya da paylaşılan ve yukarıda bir kısmını saydığım sorumluluk alanlarına giren paylaşımlarla bunları beğenenler de bu paylaşımdan sorumlu tutulacaktır. [3]

Medyada özellikle yukarıda da değindiğimiz gibi siyasi iktidarlara yakın durarak konumunu güçlendirmek isteyenler ile bunları karşısına alan medya kuruluşları arasında kimi zaman genel olarak kimi zaman da şahsi olarak kişilik haklarının ihlal edildiğini görmekteyiz. Medya yoluyla kişilik haklarının ihlal edilebilmesi için haber konusunun hukuka uygunluk şartlarına uyulmamış olması gerekmektedir. Bütün kitle iletişim vasıtaları öncelikle hukuka uygunluk kıstaslarını gözetmeleri gerekir. Basının haber yapma sürecinde ki hukuka uygunluk koşulları sırasıyla haberdeki kamu yararı, haberin gerçekliği, haberin güncelliği, ve haberdeki ölçülülüktür. Bu şartlardan bir tanesine uyulmadığı takdirde hukuka uygunluktan söz edilemez. Olay açıklamalarının hukuka uygun olabilmesi için öncelikle gerçeğe uygun olması gerekmektedir. Şayet kişilik hakkını ihlal edici nitelikte olan bir olay açıklaması gerçek değilse her durumda hukuka aykırı olacaktır. Buna karşılık bir olay açıklamasının gerçek olması tek başına bir hukuka uygunluk sebebi değildir. Söz konusu açıklama gerçek olmasına rağmen, şekil yönünden şeref ve haysiyeti ihlal ediyorsa hukuka aykırı olmaya devam eder. Olaylar daima meydana geldikleri zaman parçası içinde önem taşır ve toplumun ilgisini çekerler. Bir yayının haber olarak nitelendirilmesi güncel olmasına bağlıdır. YHGK. [4]’nun 13. 01. 1988 tarih ve E. 1987/4 -405, 1998/47 sayılı kararı bu hususu şöyle ifade etmektedir. “… Güncelliğini kaybetmiş bir olay hakkında haber ve eleştiriler, üstün değer olma niteliğini kural olarak taşımaz. Anımsanmasında yarar bulunmayan olayların, gündeme getirilmesinde kural olarak genel yarar bulunamaz. ” Kural olarak üzerinden belli bir süre geçmiş olayların aktarılmasında bu yararın varlığı reddedilmekte ancak habere konu olan yeni bir olayla bağlantısı bulunan eski olayların sergilenmesinde böyle bir yararın olabileceğinden söz edilmektedir[5]. Bunların yanı sıra basın organları yapılan yanlış yayınlardan dolayı kişilerin cevap ve tekzip hakkına da saygı duymak zorundadırlar. Yanlış yayınların önüne geçebilmek için haberi kaynağında tahkik edip kitlelere sunmak gerekir.

Sonuç olarak medya bugün geldiği konum itibarıyla kitlelere ulaşabilmek adına kullanılan en etkili araçtır. Medyanın faaliyet alanı bugün, geçmişte olduğu gibi sadece haber vermekle sınırlı değildir. Medyanın uğraşı alanı arttıkça daha fazla insanın medya araçları vasıtasıyla bir araya gelmesi, anlaşmazlıkların ve ihtilafların olması sonucunu doğurdu. Bu noktada hukuk düzeni bu anlaşmazlıkların çözümü için yeni hukuki terimler üretti. Yayınlarla kişilik hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmemesi için önlemler almak gereği, yasa koyucuyu harekete geçirmiş ve buna bağlı olarak basın hukuku ve medya hukuku gibi kavramlarla yeni düzenlemeler getirilmiştir. Bu düzenlemeler Anayasanın 26. ve 28. maddelerini ihlal edecek ve medyanın özgürlüğünü kısıtlayacak düzenlemeler olmamalıdır. Aynı şekilde medyada hukukilik ile sınırlı olmalıdır. Hukuk sınırlarını aşan, basın, yayın ahlak ilkelerini aşan yayınları ”Medya özgürlüğü” kisvesi altında yayınlamamalıdırlar. Bunun yanı sıra sosyal medyada popüler olmak, medyatik görünmek uğruna başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlal edenlerin, medyanın da bir hukukunun olduğu hatırlatılmalıdır. Her ne kadar sosyal medya ifade ve söz hürriyeti açısından bir eşik olsa da bu hürriyet, başkalarının hürriyetine gösterilmesi gereken saygı ile sınırlandırılmalıdır.

[divider style="solid" top="20" bottom="20"]

[1] http://tr. wikipedia. org/wiki/Areopagitica

[2] Dürüst yargılama ve medya bakımından demokrasi kültürü. Sayfa 58. Nur Centel

[3] http://www. turkhukuksitesi. com/makale_1419. htm

[4] YHGK:Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

[5] http://www. turkhukuksitesi. com/makale_1089. htm

İlgili Haberler