Moorcock’un İnsan’ı ve Angelus Novus

Michael Moorcock’un İşte İnsan’ı (Behold the Man) İthaki Yayınları’nın Bilimkurgu Klasikleri dizisinin otuz beşinci kitabı olarak yeniden basıldı ve okurlarıyla buluştu. Kitabın her şeyden önce oldukça özenli bir yayıncılık ve çeviri faaliyetinin ürünü olduğunu belirtmek gerekiyor. Özellikle kapak tasarımlarıyla kitap dizisinin sadık bilimkurgu okurları dışında da önemli bir okur toplamının ilgi odağı olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Moorcock külliyatından bir parçanın da diziye eklenmesi bilimkurgu takipçileri açısından oldukça sevindirici.

Aynı zamanda başarılı bir müzisyen olan 1939 doğumlu İngiliz yazar özellikle Elric Destanı’yla tanınsa da çokça fantastik ve bilimkurgu eserinin sahibi. Oldukça prestijli bir ödül olan Nebula Ödüllü İşte İnsan da bu eserlerden yalnızca bir tanesi.

Moorcock’un 1964 yılında New Worlds dergisinin direksiyonunu eline almasıyla birlikte, bilimkurgunun farklı bir yola girdiğini veya özellikle 1960larda ve 1970lerde ciddi bir iz bırakacak olan New Wave (Yeni Dalga) akımının yavaş yavaş kristalize olmaya başladığını söyleyebiliriz. Dünya dışını konu edinen veya merak nesnesi olarak gözünü dünyanın dışındaki alanlara çeviren kendinden önceki bilimkurgu anlayışına nazaran New Wave ile beraber asıl keşfedilecek olanın Dünya’nın ta kendisi olduğu fikri yaygınlık kazanmaya başlıyor. Tabii bu anlayış da beraberinde bilimkurgu içinde “hard sciences” olarak ifade edilen biyoloji, fizik, kimya bilimlerinden “soft sciences” olarak bildiğimiz ekonomi, sosyoloji, psikoloji bilimlerine doğru bir zemin kaymasını getiriyor. Aşina olanın daha zor anlaşılır olduğu fikri, fethedilecek bir evrenin yerine insanı oturtuyor. İşte İnsan bu anlayışın şüphesiz en başarılı örneklerinden biri.

“İşte İnsan” veya “Behold the Man” ya da literatürdeki en çok bilinen haliyle “Ecce Homo” sıradan bir ifade değil. Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye eyaleti valisi olan Pontius Pilatus’un, çarmıha gerileceği sırada İsa’yı işaret ederek sarf ettiği sözler. Dolayısıyla daha en başından kitabın ismini okumamızla beraber zamanda uzun bir yolculuğa çıkıyoruz ve “sonra İsa geliyor, giydiği dikenden tacı ve mor cübbesiyle.”

Kitap, Karl Glogauer isimli karakterimizin 1970 senesinden zaman makinesi ile İsa’nın çarmıha gerileceği döneme ışınlanmasıyla başlıyor. Çocukluğundan itibaren zayıf ve uyumsuz olan Karl, İsa’yı aramaya ve o dönemde neler yaşandığını anlamaya çalışıyor. Kafasındaki din ve toplumla alakalı soruların cevabını bulmaya çalışırken, Karl bir yandan da tarihe tanıklık etmekten öteye tarihe bizzat müdahale ettiğinin farkına varıyor. Zaman makinesinin talihsiz akıbeti de olayların hızlanmasını kolaylaştırıyor. Kitabın geri kalanındaki olayları okurların merakına bırakıyoruz.

Son bir tartışma başlığıyla bitirebiliriz. Moorcock’un İnsan’ının tarih kavramı üzerine örtük de olsa bir takım tartışmaları araladığını veya mümkün kıldığını iddia etmek çok da abartı olmaz. Kitap boyunca geçmiş ve gelecek arasındaki gerilimli ilişki sürekli olarak Walter Benjamin’in Angelus Novus adlı tablo üzerine yazdığı düşüncelerini akla getirir. Yüzü geçmişe çevrilmiş tarih meleğinin geleceğe doğru sürüklenmesi, kahramanımız Karl Glogauer’in pozisyonuyla oldukça benzeşir. Köleleştirilmiş atalar ve kurtarılmayı bekleyen torunlar arasındaki çizgide akar Karl’ın hikayesi de. Tabii daha farklı bir perspektiften…

Oldukça ilginç konusuyla bilimkurguya aşina olmayanların da zevkle okuyabileceği bir kısa roman İşte İnsan. Cevap vermekten çok soru soran, sorduğu sorularla da rahatsız etmekten çekinmeyen cüretkar bir roman.

Künye: İşte İnsan, Michael Mooorcock, İthaki Yayınları, 2018, 172 sayfa

İlgili Haberler