26 Haziran 2017 Pazartesi
1

Nükleer Enerji Şakaya Gelmez


Okan Tağ
Okan Tağ
İstanbul Teknik Üniversitesi

“Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür. “
Japon Balıkçısı, Nazım Hikmet

Nükleer enerji üzerine olan tartışmaların kökeni, kütlenin enerjiye dönüştürülebilirliği ve atom çekirdeğinin parçalanıp birleşebilirliğini keşfimiz ile bu çekirdek reaksiyonları sırasında muazzam enerji açığa çıktığını farketmemize kadar götürülebilir. Farkına varılan bu büyük enerji potansiyeli, küçük mavi noktanın(Dünya) üzerindeki biz insanların dikkatlerini üzerine çekmişti. İnsanlık atom bombaları hayallari kurmaya başlamış, o bombalar aracılığıyla da küçük mavi noktanın en güçlüsü olmak için (sadece laboratuvarında bilimini yapan, siyasi iktidar gibi ‘küçük işlerden bi’haber olan) bilim insanlarını bu yönde fonlayıp ilgili bilim ve mühendislik çalışmalarını desteklemiş ve bombalarını kısa sürede fazlasıyla onlardan almıştır. Diğer yandan onlardan nükleer reaktörler gibi ürünler de almıştır.
Genç yaşlarındaki ülkemiz ise bu sürece dahil edilmeyi hevesle beklemişti. 1959’da ABD’nin Sovyetlere karşı yerleştirmek istediği, dolayısıyla Türkiye’yi de Sovyetlerin hedefi haline getirecek olan “Jüpiter Füzelerinin” Türkiye’ye yerleştirilmesini kabul etmemiz sayesinde ABD’den 1 Megawatt’lık ilk nükleer araştırma reaktörü iznimizi kopardık(Çekmece Atom Araştırma Merkezi). Nükleer santral kurmaya yönelik diğer ciddi ilerlemeler 70’li yıllarda kaydedilmişti. 70’lerden sonra dünya çapında onlarca kaza da yaşanmasıyla nükleer santral konusundaki politikalar sık sık değişmiş ve ciddi bir ilerleme kaydedilmemişti. Günümüze yaklaştığımızda ise 2007’de bir girişim yapılmış ancak başarısız olmuş, 2010’da Rusya ile sözleşme imzalanmasıyla bugün yapım çalışmaları düşe-kalka sürdürülmeye çalışılan Akkuyu’daki santralin yapımına uzanan süreç başlamıştır.

Bu kaba ve yüzeysel nükleer enerji tarihimiz duradursun, daha çok yaptığım okumalardan edindiğim bilgilerle belirli başlıklar altında, ateşle oynamak anlamına gelebilecek ve son derece ciddiyet ve titizlik gerektiren nükleer santral macerasına atılmış olan ülkemizin, konu üzerindeki ciddiyeti/ciddiyetsizliği üzerine tartışma başlatmak istiyorum.

Nükleer enerji konusu üzerine olan tartışmalar, insan olarak, vatandaş olarak, göreceli aydın kesim olarak, mühendislik okulunda okuyan insanlar olarak hemen hepimizin ilgisini çeken ve çekmesi gereken tartışmalardır. Nükleer enerji şirketlerinin algı yönetimini yoğun olarak uyguladığı bir alan olduğundan bağımsız araştırmalarımızı emek harcayarak yapmamız gerekiyor. Halkı ciddi olarak tehlikeye atma riski olan böyle bir konuda yapılması planlanan NGS’nin(Nükleer Güç Santrali) gerçekten güvenli olup olmadığını araştırmak da mühendisler olarak bir parçası olduğumuz topluma karşı görevimiz. Aynı zamanda İTÜ-Rosatom işbirliğiyle 2014’te NGS şirketine İTÜ teknokentte Nükleer Enerji Bilgilendirme Merkezi(şirket propaganda merkezi) açılmasıyla (tabii ki kukla rektör M.Karaca açılış yapıp kameralara poz vermeyi ihmal etmemişti) sorumluluğumuz katlanmıştır. Ben de bu sorumluluk bilinciyle konuyu gündeme getirmek istiyorum.

-Önlenemeyen- Nükleer Santral Kazaları

Nükleer enerjiyi çeşitli yollardan kullanmaya başladığımızdan beri büyüklü küçüklü sayısız kaza yaşanmış(nükleer enerjinin direkt olarak insan öldürmek amacıyla kullanılması olan atom bombası felaketlerini saymazsak), sayısız insan nükleer felaketlerden etkilenmiştir. Bu kazalardan bazılarını seçip, ne kadar profesyonel önlemler alırsak alalım hiç tahmin edilemeyecek etkenler olabileceği ve öngörülmesi pek mümkün olmadığı için de önlemini alamadığımız veya öngörülen etkenlerde bile(doğal afet) koruma sağlayamadığımız için kazalar olabildiğini, bu kazaların ne kadar büyük sonuçları olabildiğine dikkat çekmek istiyorum.

Kazalara yol açan bir etken “öngörülemeyen insan hataları”dır. Çernobil’deki olaydan, dolayısıyla “o zaman güvenlik sistemi müdahaleyle kapatılabiliyor şimdi artık otomatik” ile çözülecek bir olaydan bahsetmiyorum. 1979’da Pensilvanya yakınındaki Harrisburg’da, Three Mile Island nükleer santralinde gerçekleşen kaza buna örnek olarak verilebilir. Kazanın tek nedeni olmasa da(kazaya giden yolda birden fazla tespit ve müdahale hataları olmuştur) önemli nedenlerinden bir tanesi, kaza öncesi teknisyenlerin sıradan kontrollerini yaparken 12 vanadan 2’sinin önünü kapalı unutmasıdır[1]. Three Mile Island veya Harrisburg Kazası olarak bilinen bu olayda çernobil kazası kadar radyoaktivite salınmış olmasına karşın dış güvenlik kabuğu sayesinde radyasyon dışarı pek sızamamıştır. Ancak buna rağmen santrale yakın yerleşim yerlerinde kanser sıklığının arttığını gösteren çalışmalar mevcuttur[2].

RTE, “nükleer riskliyse evdeki tüp de riskli” demiş olsa da Çernobil kazası nükleer santral macerasının nelere yol açabileceğini trajik bir şekilde göstermiştir. 1986’da Çernobil’de meydana gelen kazaya reaktörlerdeki tasarım hatası, deney yapılması amacıyla güvenlik sistemlerinin devre dışı bırakılması, kimi güvenlik önlemlerinin baştan beri hiç bulunmaması gibi zincirleme hatalar yol açmıştır. Kaza sonrası zamanın Sovyet Devleti olayı ne kadar gizlemeye çalışmış olsa da Çernobil’den 2 bin kilometre ötedeki İsviçre’ye ulaşan yüksek radyasyonun ölçüm cihazlarında farkedilmesiyle dünya kamuoyunun kazadan haberi olmuştur. Nükleer lobileri yalnızca olay yerinde hayatını kaybeden 31 insandan bahsedip algı yönetimi yapmak istese de kaza sonrası 800000 zorunlu gönüllüden 112000-125000’inin radyasyona bağlı sebeplerden hayatını kaybettiği, hayatta kalanlarının %90’ının ise radyasyona bağlı hastalıklarla boğuştuğu veriler arasındadır[3]. Olay Sonrası Çernobil’den dünyaya yayılan radyasyon bulutları nedeniyle binlerce km uzakta yaşayan milyonlarca insan, onyıllar boyunca radyasyonlu tarım ürünleri kullanımı gibi yollardan etkilenmiş, etkilenen insanların binlercesi kanser nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Çernobil’den en çok etkilenen bölgelerden olan Karadeniz’e kıyımız olduğundan bölge insanı ciddi oranda risk altına girmiş, kanser vakaları arttığına dair veriler[4] olmasına rağmen ülkemiz iktidarları ekonomi zarar görmesin kaygısıyla işi “Radyasyonlu çay daha lezzetlidir”(T.Özal) pişkinliğine vurabilmişti. Patronlarının kârının düşmemesi için halkın feda edilen sayısız canının, sağlığının hesabını ise bugüne kadar hiçbirisi vermemiştir. Bu konuya daha sonra tekrar yer vereceğiz, şimdilik olası bir nükleer kazanın etkilerinin ne boyutta olabildiğini vurgulamış olup geçmek istiyoruz.

1985 yılında Alabama’daki Brown Ferry Atom Güç İstasyonu’nda çıkan yangının nedeni de ne kadar sağlam güvenlik önlemi alırsak alalım insanoğlunun hatalarını öngörmenin zorluğunu gözler önüne sermiştir. Hava kaçaklarını mum ile denetleyen iki mühendis, yüksek yanıcı özellik gösteren poliüretanı kazayla yakınca ateş hızla yayılmış ve güvenlik kablolarını da eritip büyük bir yangın çıkmasına neden olmuştu. Saatler süren söndürme çalışmaları neyse ki sonunda başarılı olmuştu.
1999 yılında Japonya Tokaimura’da yine insan etkeniyle kaza yaşanmıştı. 3 yıldır devredışı olan bir reaktör için yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum hazırlanıyor, ancak bu derece zenginleştirilmiş uranyum ile çalışmaya alışkın olmayan çalışanlar, uranyumu uygun olmayan tanka boşaltıyorlar.Tank tekrar boşaltılana kadar geçen sürede kritik zincirleme tepkime başlamıyor fakat 3 çalışan olayda açığa çıkan radyasyonla hayatını kaybediyor, 400 çalışan radyasyondan etkileniyor.

Bir de öngörülebilen doğal afet etkenine bakalım. Hem yakın zaman olması hem de teknoloji devi bir ülkede meydana gelmesi bakımından 2011’deki Japonya Fukuşima Nükleer Santralinde meydana gelen kaza ciddi bir tecrübe olarak önümüzde duruyor. Deprem bölgesi olduğundan depreme yönelik önlemlerini yüksek teknoloji ile geliştirebilmiş, dolayısıyla dünyadaki en etkili önlemleri alabilen bir ülke Japonya. Gelin görün ki doğanın işi belli olmuyor. 2011’de deprem ve ardından meydana gelen tsunami nedeniyle Fukuşima’daki NGS’de kaza meydana geldi. Deprem sonrası reaktör kendi kendini kapatıp güvenlik önlemlerini otomatik devreye sokmuştu. Fakat tsunami gelip acil durum jeneratörlerini su altında bıraktı ve jeneratörler devredışı kaldı. Güvenlik önlemlerimiz üst düzeydeydi ve kendiliğinden de devreye girmişti, ancak bir “su basması” etkisi olayın akışını bir anda altüst edebildi. Neyse ki 6 reaktörden olay öncesi devredışıydı. Aktif haldeki diğer 3’ünde patlamalar başladı, ardından radyasyon sızıntıları başladı. Olay atıkların bulunduğu havuzlara da sıçradı. Havaya, toprağa ve okyanusa radyasyon sızıntıları başladı. Radyasyonlu su için yapılan müdahale ise bugün hala devam ediyor, biriktirilen sular şimdiden yüzbinlerce tonu bulmuş durumda. Olaydan itibaren 20 km çaplı alan insansız bölge ilan edildi, 100 bin civarında insan bölgeden göç etmek zorunda kaldı, 62 bini hala geçici konut ve barakalarda yaşıyor. Nükleer lobileri, yalnızca doğrudan radyasyon nedeniyle olay anından kısa süre sonra hayatını kaybeden insan sayısını verip olayı küçük göstermek için çabalasa da bugün de sızıntıyı önleme çabaları yoğun şekilde sürüyor ve daha yıllarca sürecek görünüyor. O dönemde Japonya başbakanı olan Naoto Kan’ın geçtiğimiz yıl yaptığı açıklama ise olayın büyüklüğünü gözler önüne seriyor[5]. Kazanın ardından dünyanın en büyük 3.nükleer reaktör filosuna sahip olan Japonya’da halk tepkisiyle reaktörler bir bir kapatılmaya başlandı, Japonya nükleer politikasını değiştirdi. Kaza öncesi elektrik üretiminin %30’una yakınını nükleer enerjiden karşılayan Japonya, 2030’a kadar bu oranı yenilenebilir enerjiye kaydırma hedefine yöneldi[6].

RTE “Mutfak tüpü de nükleer kadar riskli”[7] diyerek olası nükleer kazasını mutfak tüpü patlamasıyla aynı kefeye koysa da, biz kaza örnekleri üzerinden böylece geçmiş olalım.

Türkiye’de Nükleer Santral

Türkiye’nin nükleer enerji politikasındaki ciddiyetsizliği, ilgili politikacıların son derece ciddiyet gerektiren bu konuda nükleer santral hayalleri kurarken halka karşı sorumsuzluğuna dair parça parça örneklere değinelim(sık sık apaçık aldatmaya yönelik yalan da yöntemleri arasında; bahsedeceğim çernobil dönemi radyasyonlu çay rezaleti dışında, 2016 yılında bile bile halka apaçık yalan söyleyen bir bakan örneği verelim: [8]).

Yer Lisansı: Bugün Mersin Akkuyu için yer lisansı olarak kabul edilen lisans, bundan 30 yılı aşkın süre önce verilmişti. O günlerde ne TMI, ne Çernobil ne de Fukuşuma kazaları yaşanmış ve bu kazalardan edinilen tecrübeler ortaya çıkmamıştı. Dolayısıyla yer lisansı kriterleri değişmiş olmalıdır(deprem etkileri, kaza durumda salınacak radyasyonun yayılma yolları etkeni vs.). AKP, alelacele santral inşa etme hayalleri kurduğu için yer lisansı gibi önemli bir konu üzerinde durmamakta.

Hukuksal Boyut: Yakın zamanda nükleer için ilk hamle 2007 yılında yapılmıştı. Mayıs 2007’de bir nükleer yasası meclisten geçirilmişti. Ancak yasayı incelediğimizde nükleer şirketlerine yazdırılıp Türkçe’ye çevrilmiş görüntüsü verecek derece acemiliklerle dolu olan yasa, tepkiler üzerine cumhurbaşkanından dönmüştü. Yasayı incelediğimizde, yasa metinlerinde kullanılmayan “şirket” kelimesi sık sık geçiyor(muhtemelen “company”den çevirme), “0,15 cent (ABD doları cinsinden)” gibi hiç çevrilmeden bırakılmış acemilikler(madde 5/4) göze çarpıyordu. Yasada santral işletmecisi şirkete “elektrik alım garantisi” verilirken çevre, sağlık etkileri gibi önemli konularda düzenleme yer almıyordu. Yasada geçen bazı diğer gariplikler şöyleydi:
• Sigorta zorunluluğu yalnızca santralin kurulum aşamasına zorunlu kılınıyor, santralin çalışması sırasında oluşabilecek bir kazayı kapsamıyordu(madde 5/1).
• Kaza durumunda alınacak tazmin Paris Sözleşmesi’ne bağlanıyordu(m.5/5). Bu sözleşmeden“tazmin tavanı” 1 milyar dolardır. Oysa Çernobil’in faturası yaklaşık 100 milyar doları bulmuştu.
• Kamu nükleer santral kurmak isterse, özel sektör şirketleri buna “talep ettikleri oranda ortak olabilir” ifadesi bulunuyor[9]. Bu garip madde aynı zamanda anayasanın 47. maddesine de aykırıydı.
• Söküm işleri hazineye bırakılıyor(m.7).

Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yasayı veto etmişti. Yasa, daha sonra biraz daha değiştirilip yine benzer sorunları barındırsa da cumhurbaşkanı A.Gül döneminde geçirildi. Ancak açılan ihaleye yalnızca Rus devlet şirketi katıldı, o da ihaleyi alamayınca NGS girişimi bu sefer de başarısız olmuş oldu.
Tekrar bir girişim yapılarak 2010’da (o dönemde şirket henüz kurulmamış olsa da Türkiye sözleşmeyi imzaladı) Rosatom ile sözleşme imzalandı. Nükleer santral konusunda ilgili düzenlemeleri içeren 2007’de düzenlenmiş 5710 sayılı yasa bulunurken, iktidar kendi çıkardığı yasayı yok sayarak “sözleşmeyi uygun bulma yasası” niteliğinde bir yasa daha çıkarıp(6007 sayılı yasa) hukukun etrafından dolaşmak istemişti.

Sözleşme maddelerine göz atarsak:
• Yapılan sözleşmede, proje sonrası atıkların ne olacağı gibi kritik konulara açıklık getirilmeyip yuvarlak bırakılmışken, şirketin santralden elde edeceği elektrik enerjisinin birim satış fiyatı Türkiye ortalama satış fiyatının üzerinde tutulmuş, üretilecek elektriğin sahibinin şirket olacağı net olarak belirlenmiştir.
• NGS sahası şirkete bedelsiz tahsis edilmiştir.
3.köprü, 3.havaalanı, Akkuyu NGS gibi büyük projelerin ÇED sürecinden muaf tutulması için yönetmelik değişiklikleri yapılmış, yönetmelikler danıştaydan dönmüştü. Diğer yandan projeler torba yasa oyunlarıyla ÇED sürecinden muaf tutulmaya çalışılmış, ancak AYM(anayasa mahkemesi) torba yasanın AY’ye(anayasaya) aykırı olduğunu tespit ederek düzenlemeyi iptal etmişti. Akkuyu NGS’nin ÇED raporuna bakan Mersin 1. İdare Mahkemesi, UAEA’nın(Uluslarası Atom Enerjisi Kurumu) Akkuyu için verdiği ÇED raporunu istemesi üzerine rapor “devlet sırrı” bahanesi arkasına sığınılarak mahkemeye verilmedi. Tepkiler üzerine Enerji Bakanı Taner Yıldız “Raporun hukuki bağlayıcılığı yok” yanıtını vermiş, yargı süreci işlemez hale getirilmişti(Daha sonra “gizlenen rapor” açığa çıkmış, rapordaki hiçbir öneriye uyulmadığı görüşmüştü). Bu ve diğer hukuk süreçleri devam ederken, AY etrafından dolaşmaya çalışma oyunlarıyla hukuksuz şekilde projeler devam ettirilmiş ve oldubittiye getirilmeye çalışılmıştı.

Akkuyu NGS yerli ve milli mi?: Akkuyu’ya yapılması planlanan NGS, 2015 seçimleri öncesi yayınlanan reklamlarda iddia edildiği gibi yerli-milli mi ve Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını gerçekten azaltacak mı? Malesef bu da halkı aldatmaya yönelik bir propaganda… Akkuyu’ya yapılması planlanan NGS’nin sermayesi Rusya’dan, teknolojisi Rusya’dan, yakıtı yurt dışından, üretilecek olan elektrik enerjisinin sahibi de şirkete ait olarak tanımlanıyor(bize enerjiyi satın almak düşecek). Dolayısıyla ne yerli olacak ne de enerjide dışa bağımlılığı azaltacak(aksine artırmış olacak). Yurt dışından X marka telefon alıp Türkiye’ye getirdiğimizde memleketimiz o telefonun teknolojisi düzeyine yükselmiş olmadığı gibi tüm teknolojisini, yüksek teknolojiyle üretilmiş yakıtı da yurt dışından getirdiğimizde de benzer şekilde bir anda yüksek teknolojiye sahip olmuyoruz. Bu konuda daha fazla analojiye de gerek olmadığını sanıyoruz.

Radyasyonlu Çay Rezaletinden Günümüze Ciddiyet?

1986’da Çernobil NGS kazası yaşandığında radyasyon bütün dünyaya yayılmış, Türkiye’nin özelllikle Karadeniz kıyısında radyasyonlu tarım ürünleri(çay, fındık…) ortaya çıkmıştı. O günleri kısaca hatırlarsak, kazadan etkilenen ülkeler radyasyonlu ürünleri imha yoluna giderken Türkiye’de “aman ekonomi zarar görmesin” mantığıyla bir algı yönetimine başlanmıştı. Olaydan sonra bakanlık tarafından TRGK(Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi) kuruldu. Ağustos 1986’da YÖK’e, olayın Türkiye’deki etkileri ile ilgili “TRGK onayı olmayan raporların yayınlanmasının yasaklandığını” bildiren yazı yollanarak üniversitelerin bağımsız araştırmalarının önüne geçilmek istendi. Çay ve fındıktaki radyasyonun sağlığı tehdit etmeyecek düzeyde olduğu açıklandı ve radyasyonlu ürünler halka satılmaya devam edildi. Bu sırada panikleyen iktidar çoktan halka karşı şaklabanlığa başlamıştı:
“Biraz radyasyon iyidir” Cahit Aral (Dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı)(İTÜ Makina Fakültesi mezunu)
“Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsizdir.” C.Aral
“Radyoaktif çay daha lezzetlidir.” Turgut Özal (Dönemin başbakanı)
“Radyasyon kemiklere yararlıdır.” Kenan Evren (Dönemin cumhurbaşkanı)

Dönemin CB’si Kenan Evren’e giden çayın denetlemesini de yapan ODTÜ, bağımsız araştırmasıyla radyasyonun açıklanandan çok daha yüksek olduğunu bulgusuna ulaştı ve acilen halkı uyarma ve bilgilendirme yoluna giderek topluma karşı sorumluluğunu kritik bir dönemde yerine getirmeye çalıştı. Ancak, ODTÜ’nün raporunun basına sızmasına kızan yetkililer “çok kızmışlardı”, TAEK başkanı araştırmada yer alan akademisyenlere hakaretler yağdıran mektup kaleme almıştı[10].

Karadeniz bölgesinde kanser oranın arttığına dair ciddi şüpheler olmasına rağmen bugüne kadar hala yeterli araştırma yapılıp o günlerin sonuçlarıyla hesaplaşılmadı.

Radyasyonlu çayın ilk itirafı niteliğindeki eylem, TAEK’in kazadan 8 ay sonra 1985 ve1986 tarihli çaylarda yaptığı ölçümler sonucu 58 bin ton çayı n imha edilmesi kararıydı(o güne kadar bu çaylar halka satılmaya devam edilmişti).

Diğer bir itiraf niteliğindeki açıklama ise dönemin bakanı Cahit Aral’ın 1992’de katıldığı bir programda söylediği “Hükümet gerçekten de Çernobil’in Türkiye’deki etkileri konusunda gerçekleri ve rakamları gizlemişti.” sözleriyle oldu[11]. Neyse ki bizim de kazanın sorumlusu SSCB’ye radyasyonlu fındık sattığımızı ekleyip muhteşem bir ciddiyet örneğiyle içimizi rahatlatmayı ihmal etmemişti[11][12].

Nükleer Santral önemli bir konu, bu yazıyla amacımız farkındalık yaratmaktı. Neredeyse hiçbir işin ciddiyetle yürütülmediği ülkemizde, NGS işinin şakaya gelmeyeceğini konu ile ilgili bir an önce halk olarak bilinçlenmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Zira radyasyonlu çay günlerinden, başbakan tarafından nükleer santral patlamasının mutfak tüpü patlamasıyla kıyaslandığı günümüze kadar NGS konusunda ciddiyet adına değişen bir şey görünmüyor.* Dolayısıyla bizlere bir an önce bilinçlenme görevi düşüyor.

*Yazı fazla uzadığı için almadığım, Akkuyu Nükleer NGS AŞ’de 3.5 yıl görev yapan Faruk Uzel’in, geçtiğimiz yıllarda Bilgilendirme Merkezi Müdürlüğü görevinden istifa ettikten sonra Akkuyu’daki NGS yapımı hakkında ortaya attığı iddialar var ki(kablo döşemeyi “unutan” mühendislik gibi…) Akkuyu’daki çalışmanın barındırdığı tehlikeyi gözler önüne seriyor. Ona da mutlaka bir göz atmanızı öneririz: http://www.diken.com.tr/akkuyunun-muduru-istifa-edip-sirketi-bombaladi-bu-zihniyetle-mi-nukleer-isleteceksiniz/

Kaynaklar:
[1] Tolga Yarman, Geçmişten Günümüze Nükleer Enerji Tartışmaları
[2] http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1469835/
[3] Chernobyl: Consequences of the Catastrophe for People and the Environment, Alexey Yablokov
[4] https://www.ttb.org.tr/kutuphane/cernobil_06.pdf
[5] http://www.hurriyet.com.tr/eski-japonya-basbakanindan-flas-turkiye-aciklamasi-40079818
[6] http://ozgurgurbuz.blogspot.fr/2016/03/fukusimada-5-yl-geride-kald-tonlarca.html?m=1
[7] http://t24.com.tr/haber/basbakandan-nukleer-enerji-riskine-mutfak-tupu-yorumu,133182
[8] http://ozgurgurbuz.blogspot.com.tr/2016/03/nukleer-konusunda-bilgi-sahibi-olmadan.html
[9] http://www.hurriyet.com.tr/nukleer-yasaya-kismi-vetonun-gerekceleri-6595485
[10] www.evrimagaci.org/makale/288
[11] http://www.evrensel.net/haber/121240/nukleer-olum-14-yasinda
[12] http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/A1tBNN1zV_x2F_DELKcjet5h0w_x3D__x3D_