23 Ekim 2017 Pazartesi

Proleterin proleteri: Flora Tristan


Eren Cem Göksülük
Eren Cem Göksülük
erencemgoksuluk@gmail.com - Hacettepe Üniversitesi

”Baskı altında olan erkek, bir başkasını baskı altına alacaktır. Bu da karısıdır. Kadın bir proleterin proleteridir. ” Flora Tristan

Flora Tristan, yaşadığı dönemin belki de en özgün isimlerinden biridir. Büyük Fransız Devriminden 14 yıl sonra dünyaya gelen Tristan, hayatını ezilen proletarya ile ezilen kadınların kurtuluşlarının, ancak kendileri tarafından ve birlikte mücadele vererek sağlanabileceğini savunarak geçirdi. İşte onu dönemine göre özgün yapan ve tabi ki bu yazıyı kendisine adama nedenimizde bu fikirleridir.

Tristan, resmi evlilik dışı çocuklara hiçbir hak tanınmadığı, tutucu burjuva ahlakının acımasızca yargılayıp toplum dışına ittiği bir çağda, evlilik dışı bir kız çocuğu olarak dünyaya geldi. Eğitimden yoksun olduğu için annesi yardımıyla ancak ”boya işçisi” olabilecek kadar mesleki eğitim aldı ve boya işçiliği yaptı. Flora’nın hayatının en büyük dramı olarak adlandırdığı olaylardan biride 17 yaşında, sarhoş ve kumarbaz bir adamla evlendirilmesidir. Yıllar sonra o olay hakkında şunları yazmıştır: ”Annem beni ne sevebileceğim ne sayabileceğim o adamla evlenmeye zorladı… Bu meşru bir fuhuştan başka bir şey değildi.”

O zamanlar kadının kocasından boşanması imkansız olduğundan (bu hak sınırlı olarak Fransa’ya ilk 1884 yılında gelmiş, herkese eşit statü tanınan hali ise ancak 1970’te gelebilmiştir), Flora evi terk etmek zorunda kaldı ve annesinin yanına kaçtı. Dönemin toplumunda, evini terkmiş bir kadın toplumda en ‘aşağı’ kişi olarak görüldüğü için, üzerindeki baskı daha da çok arttı. Bu baskıya daha fazla dayanamayan Flora, çocuklarını annesine bırakarak, İngiltere’ye gitti ve orada bir yıl süreyle bir leydinin oda hizmetçisi olarak çalıştı.

Tekrar ülkesine döndüğünde, Flora biraz birikmiş parasıyla kaleme aldığı ilk kitabını yayınladı. ”Bir Paryanın Anıları” isimli bu kitap daha çok Peru gezisindeki gözlemlerinden oluşuyordu. Bu arada dönemin sosyalistleri ile görüşmeye, toplantılara katılmaya ve yazışmaya başladı. Dönemin sosyalistlerinden özellikle de Fourier’den esinlenerek, kadınlar arası dayanışma ağı kurmaya çalıştı.

Bu süreç içinde kocası Flora’nın izini bulmuştu ve onu sürekli rahatsız ederek, toplum içinde dayak atmaya kadar götürdü işi. Ve en sonunda 1838’de kocası, Flora’ya öldürmek kastıyla, sokak ortasında ateş etti. Karaciğerinin 2 cm altından yaralanan Flora hastaneye kaldırıldı ve kocası da tutuklanarak ”ölüm cezası” istemiyle yargılandı. Fakat Flora henüz tam iyileşmemişken, ölüm cezasına karşı olduğu için bir dilekçe kaleme alarak Temsilciler Meclisine iletti. Böylelikle kocası 20 yıl kürek cezasına çarptırılarak, ölüm cezasından kurtuldu.

İyileştikten sonra tekrar mücadele hayatına atılan Flora Tristan, katıldığı görüşmelere devam etti arta kalan zamanlarında da yazmaya koyuldu. 1838’de ”Proleter” isimli ilk romanını yayınladı. Bu romanı çoğunlukla çeşitli meslek dallarında bilinçli işçilerle yaptığı görüşmelerden derleyerek oluşturdu. Ardından ise 1840’da işçi sınıfının yaşamını incelediği, ”Londra’da Gezintiler” isimli bir kitap yayınladı.

1843’te, Flora’nın düşünceleri artık olanca netliğini kazandı ve dönemine göre ”özgün” sayılan konumuna geldi. Özgündü çünkü, döneminde kadının özgürlük mücadelesini savunan büyük çaplı bir hareket olmamış, yalnızca burjuva kadınlar tarafından gerçekleştirilen ”sınırlı” bir pratik sergilenmişti. Keza dönemin Ütopik Sosyalistleri Saint-Simon ve Fourier ise kadının kurtuluşu sorununa yalnızca son kertede değinmişlerdi. Bu ikisini tek bir potada eriten Tristan ise, kadının kurtuluşu ile işçinin kurtuluşunun iç içe geçmiş olduğunu vurgulamaya çalıştı. Bu kurtuluşun ise ancak toplumsal bir devrim ve nihayetinde olacak olan düşünce tarzı ve törelerin toptan değişimi ile mümkün olacağını dile getirdi.
1844 yılında ise işçileri bir araya toplamak amacıyla, ”İşçi Birliği” oluşturmaya karar verdi ve çeşitli yerlere propaganda turu düzenledi. Ancak turu tamamlayamadan, Bordeaux’da hastalanarak öldü.

Flora Tristan’ın hayata gözlerini yumduğu sırada, Berlin’de Bauer kardeşlerde, işçi sınıfına gereğinden fazla önem verdiği için eleştiri oklarını Flora’ya yöneltmiş ve onu ”kadınca dogmatizm” ile suçlamışlardı. Marx ve Engels ise Bauer kardeşler ve yandaşlarına karşı eleştiri amacıyla kaleme aldıkları ”Kutsal Aile” kitabında bu konuya da değinmişler ve Flora Tristan’ı savunmuşlardır.

Flora Tristan, bu polemiklerden sonra ise adı pek anılmamış, giderek unutulmuştur. Tekrar hatırlanması ancak Kadınların Kurtuluş Hareketi’nin yükseldiği 1970’li yıllarda gerçekleşmiştir. Bu mücadelenin tekrardan yükseltilmesinin gerektiği bugünlerde, Tristan’ı yeniden hatırlamak yerinde olacaktır. Ondan bir çağrıyla bitirelim:

”Hepiniz yasaların ve önyargıların baskısı altında tutuluyorsunuz; gelin beraber savaşalım!”