Savaş ve diktatorya koşullarında devrimcilik

Haziran 2013, Türkiye için önemli bir dönüm noktası. Türkiye tarihinde görülen belki de en büyük kalkışmanın yaşandığı tarihten söz ediyoruz. Yüzbinlerce insanın sokağa çıktığı, halkın 10 yıllık AKP iktidarına karşı öfkesini büyük bir şiddetle dışa vurduğu bir tarihten… Ancak geriye dönüp baktığımızda Haziran 2013’ün ardından yaşananlar da hepimizin malumu.

Kadim bir kural vardır, ileri sıçrayamayan geriye düşer. Ya da daha açık ifade edersek devrimci durumu devrime götüremezseniz ardından karşı-devrim gelir. Türkiye’de karşı-devrim AKP’nin tüm saldırganlığına rağmen tamamlanmış değil. Haziran Direnişi’nin izleri belirleyici olmaya devam ediyor.

Haziran’ın ardından yaşanan birçok toplumsal eylemde- Berkin Elvan’ın cenazesinde, Somalı madencilerin ölümüne karşı gerçekleştirilen eylemlerde, Özgecan Aslan’ın öldürülmesinden sonra yaşanan onlarca eylemde, 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin geriletilmesinde Gezi Direnişi’nin izleri vardı. Gezi direnişi, ardından geçen 3 yıla yakın sürede Türkiye’de sola ve ilericilere nefes alacakları alanlar, ileri çıkabilecekleri toplumsal kalkışmalar miras bıraktı. Ancak yine de şunu söylemek gerekiyor: nesnel ve daha çok öznel koşulların dayatmasıyla bugün geldiğimiz noktada Gezi Direnişi’nin gerisine düştüğümüzü söylemek mümkün… Türkiye’nin en büyük sol kalkışması Türkiye solunun etkisizliğinin katmerlendiği bir dönemin de başlangıcı oldu. İronik mi? Evet. Ancak bir o kadar da öğretici…

Türkiye solcusu ilk günden itibaren örtük ya da açık bir biçimde Gezi Direnişi’ne kuşkulu ya da ürkek yaklaştı. Kendimizi de içine katarak açık bir biçimde kabul edebiliriz: Türkiye solu, Haziran Direnişi’nin kendisine yüklediği sorumlulukların üstesinden gelemedi… 7 Haziran seçimleri Haziran Direnişi’nde yer alan öznelerin kazandığı son galibiyettir. 7 Haziran sonrasında yaşanan süreç ise Gezi Direnişi’nin örgütlenememesinin faturasının yalnızca Kürt halkına ve Türkiye solcusuna değil tüm Türkiye halkına ağır bir biçimde kesilmesinin tarihidir.

Yazımızın başında söyledik: İlerleyemeyen düşer. Tarih, hiçbir öznenin düz bir çizgide ilerleyişini sürdüremediği zorlu bir yolun göstergesi gibidir. Türkiye bu kadim kuralı Haziran Direnişi’nden sonra tekrar hatırladı. Bugün yapılması gereken ise yeni koşullarda solun kendisini yeniden nasıl örgütleyeceğinin yollarını bulmaktır.

*

Haziran Direnişi sonrasında Türkiye solunun yenilgi dönemine doğan kuşağının Haziran Direnişi ile açılan yeni dönemi okuyamadığını sıkça söyledik. Bu tespit, kendi başına 90 öncesi kuşağı mücadeleden çekilmeye çağırmıyordu. Tersine, yeni bir kuşağın ve yeni bir dönemin doğuşunu müjdeleyen yeni tarihsel koşullara uyum sağlamaya çağırıyorduk. Ancak 90 kuşağının çağrısı Türkiye solunun geniş kesimleri tarafından sessizlikle karşılandı. Kendi kabuklarını kıramayan Türkiye solu, Türkiye halklarına yeni bir gelecek de sunamadı.

Burada dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. 90 kuşağı Türkiye solunun “statükoculuğuna” boyun eğmedi, ancak bu statükoyu kırmayı da başaramadı. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada önümüzde daha zorlu bir görev duruyor. Gezi Direnişi’ni örgütlü bir halk hareketine dönüştüremeyen Türkiye solu ve dahası onun yeni dönemde öncüsü olmaya aday 90 kuşağı, daha zorlu bir görevle karşı karşıya: İç savaş ve diktatoryal bir yönetim altında sol hareketi yeniden örgütlemek.

Her kuşak içinde yaşadığı koşulların iyi ve kötü özellikleri ile yoğuruluyor. 90 kuşağı, sokak hareketlerinin yoğun olduğu, kalabalık geçtiği, kitlesel hareketlenmelerin belirgin olduğu, sosyal medyanın öne çıktığı bir dönemin izlerini taşıyor. Bu durumun olumlu sonuçlarını çokça gördük. Olumsuz olabilecek sonuçları ise sokak hareketlerine ve kitleselliğe alışan 90 kuşağının yeni dönemde kuruculuk misyonunu üstlenmekte zorlanması olacak.

Bugün AKP eliyle ülkemizde fiili bir iç savaş yürütülüyor, ülke bir bütün olarak faşizm koşullarına götürülüyor. Bölgede bir savaş olma olasılığı yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Böyle bir durumda Türkiye solunun bir bütün olarak kendisini hareketi ayakta tutacak, faşizmin baskısı altında geri çekilen halk hareketini yeniden kuracak bir döneme hazırlaması gerekiyor. Önümüzdeki soru, 90 kuşağının bu döneme ve bu dönemin zorlu, sabır isteyen görevlerine hazır olup olmadığıdır…

Devrimin öncüsü olacak kuşağın, Haziran Direnişi’nde kazandığı özgüvenli, talepkar kimliğini kaybetmeden yeni dönemin zorlu, sabır isteyen koşullarına uyum sağlayarak Türkiye soluna öncülük etmesi gerekiyor.

İlgili Haberler