23 Ekim 2017 Pazartesi

Seçim mi?


Murad Karabulut
Murad Karabulut
Ankara Üniversitesi

Koşarak içeri girdi. Elleri dolu olduğu için dış kapıyı ayağıyla kapattı. “Bugün” dedi. Sesi heyecanlı ve titreyerek çıkıyordu. “Bugün Türkiye’yi kurtaracağım!” Evdeki bütün bakışlar bir anda ona döndü. Annesi elinde duran meyve tabağını koltuğun kenarına koydu. Gözlüğünün üzerinden izlediği televizyonu kapattı. Son dört saattir koltuktan kıpırdamıyordu. Sadece nefes alıp veriyor ve televizyondaki evlendirme programlarını izliyordu. Boğazını temizledi ve sordu: “Hayırdır oğlum?” Babası duruşunu hiç bozmamıştı. Tekli koltukta oturuyordu. Bir elinde gazetesi, diğer elinde de ince belli çay bardağı vardı. Kurtarılacak bir ülke olsaydı mutlaka gazetede yazardı. Hem de nasıl mastürbasyon yapmalıyım, vajinamdan biraz kan geldi kızlık zarım bozulmuş mudur gibi soruların olduğu sayfadan bir önceki sayfada olurdu. Bu yüzden babası kafasını hiç kaldırmadı gazeteden. Zaten evdeki bütün bakışlar da ona dönmemişti. Yalan söyledim.

Elinde bir takım elbise tutuyordu. Damatların düğünden on gün önce özenerek aldıkları şık ve pahalı takım elbiseler gibi… Takım elbiseyi vitrinin yanındaki çıkıntıya astı. Ellerini iki kenara açıp gözlerini büyüterek konuştu. Salonun tam ortasında Türkiye’nin batısında duruyordu. “Anne, babam duymadı galiba. Türkiye’yi kurtaracağım diyorum!” Annesi oğlunun değişik hallerini görmeye alışkındı. Yıllardır değişmemişti bu çocuk. Her gün yeni bir şey çıkartıyordu. Oysaki annesi yatmadan önce her zaman oğlunun odasına girer, ceplerini kontrol ederdi. Beğenmediği düşünceleri ceplerinden hemen çıkartırdı. Yine de nerden ne buluyorsa buluyordu. Yine bulmuştu işte. Ya da durun. Çocuk hiçbir şey bulmamıştı. Sadece seçim zamanında sağa sola koşacak birisine ihtiyacı olan bir partiye kayıt olmuştu. Yalan söyledim.

Kardeşi elindeki oyuncak arabalarını abisinin takım elbisesi üzerinde gezdirmeye başladı. Bir yandan gezdiriyor, bir yandan da ağzıyla vınn vınnn diye sesler çıkartıyordu. Abisinin bakışları bir anda çocuğun üzerine döndü. Küçük çocuğun yeşil gözleri abisiyle takım elbise arasında gitti geldi. Gitti-geldi. Bakımlı, düz, taranmış sarı saçları ve düzgün beyaz dişleri arkadan vuran güneşle birlikte soylu bir ailenin çocuğunu andırıyordu. Sessizliği büyük bir kahkahayla çocuğun abisi bozdu. Eliyle karnını tuta tuta gülüyordu. “Hadi kardeşim, git içeride oyna lütfen.” dedi. Lütfeni söylerken ağzında sakız varmış da çiğniyormuş gibi dişlerinin arasında ezdi. Küçük kardeşi koşarak ara kapıyı açtı ve odasına gitti. Babası ve annesi oğullarını tekrar dinlemek için bakışlarını onda sabitlediler. Babası çayından bir yudum daha aldı ve: “Oğlum seni dinliyoruz. Anlat bakalım. Nasıl kurtaracaksın Türkiye’yi?” Ne oldu? Babanın çocuğu dinlemediğini mi söylemiştim? Yukarıdaki iki paragrafta da yalan söyledim. Özür dilerim. Gerçek olan şudur ki, baba çocuğu dikkatli bir şekilde dinlemek için gazeteden kafasını kaldırmıştı. Çünkü en başta söylediğim gibi evdeki bütün bakışlar ona çevrilmişti. Bunun haricinde çocuğun zaten uzun süredir üye olduğu bir partisi vardı.

Hadi, birinci paragrafta yalan söylediğimi paragrafı okuduktan sonra öğrendiniz. Buna bir şey diyemem. Ama buna rağmen ikinci paragrafı da okumaya devam ettiniz. İkinci paragrafın sonunda da yalan söylediğimi söyledim. Böylelikle size iki defa yalan söyleyen bir insanı okumaya devam ettiniz. Üçüncü paragrafta da iki paragrafta söylediğim yalanların gerçek olmadığını söyledim.

Buna inanır mısınız?

Bu seçimlerde de inanmayın artık.

Bugüne kadar çok yalan söylendi, ben sıkıldım, sizde sıkılmayın diyerek öyküleyerek yazdım.

Haziran sizin kendi öykünüzü yazacağınız yerdir. Bekleriz.