Sevgi Soysal’ın kadınları

Sevgi Soysal’ı yakından tanıyan Adalet Ağaoğlu (1997) “Bana kalırsa, Sevgi’nin başı asıl kendi kendisiyle büyük dertteydi. Dar gömleklere sığamazdı” der. Sevgi Soysal’ı anlatmaya başlamak için söyleyecek çok şey var. Ancak dar gömleklere sığamayışı bizim başlangıç noktamız. Sevgi Soysal, bir kadın olarak da yazar olarak da kalıplara kurallara sığmayan, isyan eden, başkaldıran, alay eden bir kadın. Alaycılığı, aşağılayıcı olmaktan uzak, var olan toplumsal cinsiyet rollerini ters yüz eden ve kendi kendini de hedef alan bir alaycılık olduğu için çok kıymetli. İlk evliliğini yaptıktan sonra kendisi için şunları söylemiştir: “Fakülteyi yarım bıraktım, evlendim, evlenirken siyah tayyör giydim, başıma bir de şapka: Ev kadını oldum!” (Ağaoğlu, 1997)

Öyküleri ve romanlarında kurduğu kadın karakterleri kadınlık bilinciyle yazmış, kadın bireylerin iç sıkıntılarını öznel durumlarla anlatarak aynı zamanda toplumsal yapıya dair ustalıkla eleştiri vermiş; bir tabu olarak cinselliği, evlilik kurumunu, anneliği yani kadınlık durumlarına dair birçok meseleyi irdelemiş, eleştirmiş bir yazar olarak kendini de eleştirmekten, kendi evliliğiyle alay etmekten çekinmiyor.

Tutkulu Perçem ya da Tante Rosa’dan Şafak’a kadar kurup geliştirdiği kadın karakterler edebiyatımıza bir kadın tipi kazandırmıştır. Bu kadınlar kendiyle derdi olan, değişmek isteyen, ilişkilerinin yarattığı doyumsuzluk hissinden kurtulmak isteyen, bırakıp gitmesini bilen, mutluluğu arayan kadınlardır. Buradaki önemli nokta Sevgi Soysal’ın kadınlarını anlatırken aslında Sevgi Soysal’ın kendisini de konuşacak olmamız. Yaşamını ve yarattığı karakterleri düşündüğümüzde Sevgi Soysal’ın kendi yaşantısını eserlerinde yeniden ürettiğini göreceğiz. Bu demek oluyor ki karakterleri ve eserleri Sevgi Soysal’ın yaşamının izini sürüyor; hayatındaki gelişmelerin, değişimlerin, terk edişlerin ipuçlarını veriyor ve bize Sevgi Soysal’ın kim olduğunu anlatıyor.

TANTE ROSA

“Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır.”

Bu kadınlardan Soysal’ın yaşamını ve karakterini en iyi anlatan kuşkusuz Tante Rosa’dır. Kuşkusuz olduğunu Sevgi Soysal’ın ölümüne yakın bir vakitte hastaneye ziyaretine gelen Özdemir İnce’ye söylediği şu sözlerden anlıyoruz:

“Sana bir vasiyetim var, Özdemir.”

“Çüş.”

“Çüş müş yok oğlum. Vasiyet vasiyettir. Şimdi bu hırdavatlar, Yenişehir’de Öğle’yi şunu bunu öne çıkartıp Tante Rosa’nın boynunu vuracaklar. Sen benim ne halt ettiğimi ilk hikayelerimden bu yana biliyorsun. Tante Rosa’ya sahip çıkın.” (Doğan, 2003, s.228)

Tante Rosa, onun hayatına ait bütün kadınlardır; annesi, anneannesi, teyzesi, bir bakıma bütün yaşantısıdır. Tante Rosa, Sevgi Soysal’dır. Ancak vasiyeti ölüp isminin unutulması telaşından değildir; ölüm hiç korkutmaz onu, hatta Atilla İlhan’a yazdığı mektubunda “Tüm cenaze havalarına ve hastalığımın keder kokan havasına karşın hiç de ölmeyecekmiş gibi hissediyorum.” der. Ama Tante Rosa’nın boynunun vurulması korkutur onu. Çünkü kendi kişisel tarihinin, hepimizin tarihinde bıraktığı izin üstünün çizilmesi, yok edilmesidir Tante Rosa’nın boynunu vurmak.

Tante Rosa, anneannesi Tante ve teyzesi Rosel’den alır adını. Tante Rosa’yı daha iyi tanımak için ailedeki kadınların hayatlarına şöyle bir bakmak gerekir. Alman olan annesi Aliye Hanım, esas adı Anneliese Rupp, üniversite eğitimi için Almanya’ya giden babasıyla tanıştıktan sonra kendi ülkesini, doğduğu yeri, ailesini bırakıp Türkiye’ye gidecektir. Sadece bu kadarıyla kalmayıp dinini, inancını bırakıp Müslüman Aliye Hanım olur. Almanya’da bir köy olan Bavyera köyünde uyumsuz bir kadın olarak tanınan anneannesi Rosa, çocuklarını ve kocasını bırakıp kente gider. Sevgi bu hikayelerle büyür ve terk edip bırakıp gitme duygusu onun cesaretini bilemiştir hep. Daha sonra aşık olup ilk evliliğini yaparken okuduğu fakülteyi bırakacaktır Sevgi Soysal da. Tante Rosa’yı okuduğumuzda bir kız çocuğuna yakışmayacak bir istek olarak at cambazı olmak isteyen Rosa’yla karşılaşırız ilk öyküde. Sonra rahibeler okulundan kovulur anneannesi gibi uyumsuz olan Rosa. Artık üçüncü çocuğunu emzirecek kadar büyümüş, anne olmuştur. Her pazar kilisede anlatılan, kocasını ve çocuklarını bırakıp giden aforoz edilmiş günahkâr kadındır Tante Rosa.

Kocasını, annelik görevini, ev işlerini bırakıp neden gitmiştir Tante Rosa, hem de bir günahkar olarak? ‘Bir şey’ olmak için, kendi olmak için gitmiştir. Mutluluk aramaya gitmiştir. Gazete bayisi kurar, keman çalan ve çalışmayan yakışıklı yeni bir koca bulur. Kendi geçimini kendisi sağlar. Kocası ona keman çalar ve felsefeden bahseder. Bu para getiren bir kocadan daha önemlidir Tante Rosa için, ruhunu besler çünkü böyle. Bu öykülerde Sevgi Soysal’ın ataerkil aile düzenini ve toplumsal cinsiyet rollerini tersine çevirdiğini ve alışılmışın dışında bir aile tablosu çizdiğini görüyoruz. Ama ne yazık ki çok sürmez bu güzel ilişki, yakışıklı entelektüel koca ölür. Tante Rosa yaşamakta ve değişmekte, kendine yeni işler bulmakta ısrar eder. Kocasının ölümünden sonra mezarlık üreticisi olmuştur. Sonra yine gider, “hayat kadını” olmak için iş başvurusu yapar. Ama orospu olabilecek kadar güzel değildir Tante Rosa, genelevin temizlikçisi olur. Sonra da müşterileri çalmaya çalıştığı için kapı dışarı edilir. Tante Rosa’nın şişman ve çirkinliğine rağmen duyduğu istekleri ironiyle anlatırken dayatılan güzellik algısıyla da dalga geçer Sevgi Soysal.

Tante Rosa’nın kim olduğunu belki en iyi kendi düşü anlatır.

“Çıplaktık, yürüyorduk, utanmayı öğrenmemizle unutmamız bir olmuştu, çıplaktık, yürüyorduk. Kimin sınava girdiği unutulmuştu, çıplaklık unutturucudur. Biz unutmak için, kaçmak için soyunanlardandık, kaçmak için. Oysa hatırlamak için soyunulur, hatırlamak için, yüzyıllardan beri unutulanları hatırlamak için. Neyin olmadığını, neyin olamayacağını hatırlamak için, yeniden başlamaya gücü olmak için, seçim yapmak için, seçim yapabilecek açıklığa kavuşabilmek için. Hayır demek için, evet demek için, başkaldırmak için, yakıp yıkmak için, barış için soyunulur, soyunulur. Tante Rosa daha bir kez olsun bunlar için soyunmadı, bunlar için soyunulabildiğini düşünmedi, görmedi, bilmedi. Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır.” (Soysal, 2017, s.88)

Çıplaklık, utanmak, yüzleşmek, kadının kendi bedeniyle tanışması ya tanışamaması, cinsellik, kadının kendine dair bilmeyişleri… Hepsini sorgular Sevgi Soysal kadınca bilmeyişlerin tek adı olarak bahsederken Tante Rosa’dan.

Daha sonraki karakterlerinde kadınca bilmeyi, çarpışmayı, kafa tutmayı, yenilmeyi, ama hep ardında bırakıp gitmeye devam ederken öğrenmeyi göreceğiz Sevgi Soysal’ın kadınlarında.

Şimdi bu kadınların izlerini sürmeye devam ederken Yürümek romanındaki Ela’yla tanışalım.

YÜRÜMEK

Sevgi Soysal bu romanında cinselliği, evlilik kurumunu ve anneliği irdeliyor. Ela, muhafazakar ve otoriter bir annenin koyduğu yasakların tanrının yasakları olduğuna inanan bir çocuk olarak karşımızdadır. Ancak yasak meyvenin izini sürercesine bir merakla, gizli gizli Şenel’le oynadığı oyunlarla keşfetmeye çalışır kendi cinselliğini. Göğüslerinin annesinin yasakları yüzünden büyümediğini düşünecek kadar çocuk ve saftır da. Cinselliğin suç, ayıp ve günah olarak öğretildiği bir toplumda yetişen Ela babasının ölümünün Aleko’yla öpüştüğü için ona verilen bir ceza olduğunu düşünecektir daha sonra. Aleko’ya öpüşerek hamile kalınır mı diye sorup kendiyle dalga geçirtecek kadar bilgisizdir de.

Üniversite yıllarında inatçı, sert mizaçlı ve hep kendi istediğini yapan ‘dediğim dedik’ biri olmuştur artık. Ama Bülent’in birlikte olma isteğine her seferinde hayır deyişinin tabuları ve korkuları yüzünden olduğunu bilir içten içe. Hakkı’yla evlendiğinde ilk birlikteliğini onunla yaşar ve toplumun kurallarını reddetse de cinselliği meşrulaştıran şeyin kendisi için de evlilik olmasına öfke duyar. Kocasını aldatırken üniversite yıllarındaki korkak Ela’ya inat; istemediği, sevmediği halde Hakkı’yla birlikte oluşunun acısını yine Hakkı’dan çıkarır. Bundan sonraki bütün birliktelikleri aynı Hakkı’da olduğu gibi sebepsiz, anlamsız ve önemsizdir. Aldatması ve boşanmasının da bir anlamı yoktur. Bir kadının, çocukluğundan itibaren öğrendikleriyle oluşan tabuları ve yetişkinliğinde onları aşmaya çalışsa dahi içselleştirdiği normlarla, kendi benliği, özgürlüğü ve toplum arasında nasıl sıkışıp kaldığının hikayesidir Ela’nın hikayesi. Boşanırken ataerkil toplumca “kutsal” sayılan evliliği sürdürmek için kadının fedakarlığının gerekliliğine, iyi bir anne olabilmek için bu kutsal bağın mutlak sürmesi gerekliliğine dair satır aralarını da toplumun bakış açısıyla okuruz romanda.  Ancak Ela, kocasının koluna girip yürüdüğünde hiç çıkamayacakmış gibi ağırlaşan kolunu kurtarmış yürümeye devam etmiştir. Yürümeye, başka insanlar tanımaya, kendini dinlemeye ve hep sevgiyi aramaya…

Kadın ve Annelik

Beş çocuk sahibi Tante Rosa’nın çocuklarıyla hiç ilgilenmeyen hatta bırakıp giden bir anne olduğunu görmüştük. Yürümek’te, Ela’nın anneliğinden doğum anında ve sonrasında ziyarete gelenlerin annelik kurallarını anlatmasıyla bahsedilmiş ve Ela sinirlenerek çocuğu boğup yok etmek istemiştir. Sevgi Soysal’ın eserlerinde annelik, toplumun kadına kutsal bir görev olarak verdiği bir yükümlülüktür ve çocuk bakımı kadına ait bir sorumluluk olarak göze çarpar. Ela Hakkı’yı bıraktığında çocuğun hiç bahsi geçmeden annede kalır.

Şafak’taki Oya’nın da kendini rahatlatan hayalleri uzun zamandır görmediği çocuğunu özlemle değil sorumluluk hissiyle hatırlamasıyla yıkılır. Oya özgürce davranan, düzene başkaldıran, sosyalist bir kadındır. Baş komiser Zekai Bey Oya gibi kadınların ahlaksız, susturulması gereken kadınlar olduğunu düşünen, toplumun kadına bakışını yansıtan bir karakter olarak konuşturulur (Somuncuoğlu, 2002). Ona göre annesi ‘anne’ olduğu için kutsal ve saygı duyulacak bir varlıkken; karısı, kendi ihtiyaçlarını ve annelik görevini yerine getiren bir varlık olduğu için makbuldür.

***

Eserlerinde ve karakterlerinde Sevgi Soysal’ın kendi yaşantısının ve karakterinin izleri süreriz demiştik. Tante Rosa’nın hep arkasında bırakıp gidişi gibi, Ela’nın yeni bir ev yeni düzen kuruşu gibi Sevgi de ilk evliliğini yaparken fakülteyi bırakmış, ikinci evliliğini yaparken kocasını bırakıp yeni bir düzen kurmuştur. Sevgi Soysal’ın ailesindeki kadınların hikayesi, kendi hikayesi ve karakterlerinin hikayesi bırakıp gitmeyi bilen kadınların hikayesi olmuştur. Sevgi hep yürümüş, cesaretle düşüncelerini dile getirmiş, bu yüzden sürgün edilmiş ancak yine de bildiği yolda yürümeye devam etmiştir. 12 Mart dönemini anlatan Şafak’ı hamileyken bitirmeye çalışmış, sürgün ve tutukluluk anılarını anlattığı Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda düşündüklerini yazmaktan korkmayan gözü pek bir kadın olarak kalemini elden düşürmeyen bir yazın emekçisi olmuştur. Kanser onu yakaladığında Hoş Geldin Ölüm’ü yazacak kadar cesur; ölümden, kitabı tamamlayacak vakit isteyecek kadar naiftir.

Kısacık hayatından bize bıraktığı birden fazla yaşantıyla Sevgi Soysal bütün kadınca bilişlerin adı olmuştur.

Kaynakça

Ağaoğlu, A. (1997). “Sevgi ile Sevgi Soysal”. Karşılaşmalar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Doğan E. (2003). Sevgi Soysal: Yaşasaydı Aşık Olurdum. İstanbul: Everest Yayınları

Somuncuoğlu G. (2002). Sevgi Soysal’ın yapıtlarında kadın kimliği (Tutkulu Perçem, Tante Rosa ve Yürümek), Bilkent Üniversitesi, Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Edebiyatı Bölümü, Ankara.

Soysal S. (2016). Şafak. İstanbul: İletişim Yayınları.

Soysal S. (2017). Tante Rosa. İstanbul: İletişim Yayınları.

Soysal S. (2017). Yenişehir’de Bir Öğle Vakti. İstanbul: İletişim Yayınları.

Soysal S. (2016). Yürümek. İstanbul: İletişim Yayınları.

İlgili Haberler