Tarımdaki yalanlar üzerine notlar


Gamze Ertem
Gamze Ertem
Ankara Üniversitesi

Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın 2018-2022 Stratejik Planı yayımlamasının üzerinden aylar geçti, Gelecek 5 yılda uygulanacak stratejiler,amaç ve hedeflerin yer aldığı Stratejik Plan’ın sloganı ise tabi ki de  ”Milli Tarım , Güçlü Yarın ” idi. Projeyi açıklamak gerekirse , kullanılamayan tarım arazilerinin tarımsal üretime kazandırılması, gıda ve yem güvenilirliğinin sağlanması,hayvan hastalık ve zararlıları ile ilgili mücadele hizmetlerini geliştirmek ve hayvan refahını korumak,kırsal alanların altyapısını iyileştirmek olarak özetlenebilir  . Okunduğu an doğru çözüm ve amaçlar olarak görülse de , maalesef günümüz Türkiye’sinde durum içler acısı . Basit örnekler vermek gerekirse ; tarım desteklerinin çiftçiye ulaşmasında ve daha pek çok tarımsal hizmeti olan Ziraat Bankası’nın Varlık Fonu’na devredilmesi, sebze tohumlarının 12,79 dolardan satılıp 105.2 dolardan geri alınması,Türkiye’nin 5 yıl aradan sonra 2017’de tekrar saman ithal etmesi, GDO üretiminin yasak olmasına rağmen Adana’da GDO’lu ürün tespit edilmesi ,canlı hayvan ve kırmızı ette gümrük vergileri düşürülmesi veya sıfırlanması örnekleri verilebilir. Tarım ve hayvancılıkta dışa bağımlı bir ülke olmamızın yanı sıra , doğaya karsı , rant ve para hırsıyla girilen mücadele her gün bizi bir adım geri götürmekte . Kuraklığın ve iklim değişikliğini her acıdan hissetmemize rağmen tarım politikaları tüm bunları  görmezden gelerek hem bugünü hem de yarını büyük bir tehlike altına sokmaktadır .Her gün karşılaştığımız HES ve RES haberleri , mera arazilerinin tarım dışı kullanıma açılması ,sulak alanların sanayi ve inşaat projeleri kullanımına açılması bu politikalara örnek verilebilir. Şüphesiz en zor mesleklerden biri olan çiftçilik ise bu politikalardan nasibini almaktadır. Toprağı bin bir emekle işleyen çiftçi , tekelleşen tohum fabrikaları ve ilaç firmaları arasında sıkışmış durumdayken ve  buna çözüm bulamazken, çiftçi  çareyi toprağı nadasa bırakmakta buluyor . Birgün’ün haberine göre Türkiye hala Hollanda yüz ölçümüne sahip araziyi nadasa bırakıyor ve çiftçi yetersiz tarım politikaları sebebiyle son 15 yılda Belçika yüz ölçümü kadar tarım arazisini ekmekten vazgeçiyor  .Yıllar öncesinde ” tarım ülkesi” olarak nitelendirilen Türkiye buğdayın ana vatanıyken bugün buğday ithal ediyor , ithalat rekorları kırıyor .Projede en çok üzerinde durulan başlıklardan biri gıda güvenliği idi ,halkımız artık ucuz et yiyecek diyerek , Bosna Hersek’ten ithal edilen  20 ton etin ,laboratuvar sonuçları beklenmeden piyasaya sürülmesi sonucu içerisinde insan sağlığına oldukça zararlı olan ‘E. coli O157’  hastalığı olduğunu öğrendik.  Neyse ki günümüz Türkiye’sinde et sofralarımıza pek uğramıyor . Çok basit örneklerle anlaşıldığı  gibi  projenin amacı ve günümüz Türkiye’sindeki tarım sorunları büyük bir çelişki içerisinde.

2 Şubat Dünya Sulak Alanlar günüydü , sulak alanları korumaya yönelik kutlanan günde  AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Çiğdem Karaaslan, “İktidara geldiğimizde yatırım yapılan toplam sulak alan yalnızca 2 iken, 2017 itibarıyla bu sayı 16 kat artışla 32’ye yükselmiştir.” ifadelerini kullandı .Ancak Tema Vakfı’nın haberine göre; Türkiye’nin toplam sulak alan varlığı 2.5 milyon hektarken , son 40 yılda sazlıkların kesilmesi, tarım amaçlı kurutmalar, doldurmalar, sanayi kirliliği, içme suyu amaçlı kullanımlar, büyük baraj inşaatları nedeniyle yeterli su alamama ve yapılaşmalar nedeniyle yaklaşık 1.300.000 hektar sulak alanımız ekolojik ve ekonomik değerini yitirmiş durumda. Kısacası Türkiye 40 yıl gibi kısa bir sürede, sulak alanlarının yarısını kaybetmiştir Tüm bunlara şaşırdığımızı söylemek güç, yasamı , insanı kendisine bir tehlike olarak gören iktidarın , doğaya , doğanın en büyük temsilcisi olan toprağa uygun politikalarla yaklaşmasını zaten beklemezdik .Şüphesiz müdahalenin olduğu her alanda daima mücadele olmuştur , halkın enerji ihtiyacını karşılaması amacıyla yola çıkan ama daha çok sermayeye hizmet eden HES ve RES projelerine karsı yöre halklarının mücadeleleri buna en güzel örnek. Ekolojik yıkımlara karsı TMMOB’a bağlı meslek odalarında görev alan mühendislerin , yöre halkının talepleri doğrultasında ilerlemesi ve ÇED  raporlarının hukuki süreçlere dahil olması politik mücadele yollarından .Doğanın metalaştırılması için insanı ,yaşamı görmezden gelen bu politikaların karşısında ise , yeşil yol direnişinde , jandarma birliklerinin önünde” Ben halkım ve buradayım.” diyerek direnen Havva Ana olmak bugüne ve yarına borcumuz .