Ticaret savaşı

ABD ile Çin arasında patlak veren ‘ticaret savaşı’, dünya siyasetinde son dönemin en önemli gelişmesi sayılabilir. Bir süredir karşılıklı açıklamalarla ve başlangıç düzeyinde uygulanan yaptırımlarla başlayan süreç, Trump yönetiminin Çin’den ithal edilen 23 milyar dolar değerindeki 800’den fazla ürüne yüzde 25 ek gümrük vergisi uygulama kararıyla birlikte tam anlamıyla bir ticaret savaşına dönüşmüş durumda. Çin’in bu son hamleye misillemesi ise, yine 34 milyar folar değerindeki ABD ürünlerine ek gümrük vergisi uygulamak oldu. ABD ile Çin arasında başlayan bu savaşın, gerilimin artarak devam etmesi durumunda bütün dünya ekonomisini etkileyeceği bir gerçek. Çünkü bu iki ülkenin karşılıklı vergi koydukları ürünlerin çoğu aynı zamanda dünya tedarik zincirleriyle bağlantılı ürünler. Bu da, iki ülke arasındaki ticaret savaşının, dünya çapında pek çok ürün ve mamülün fiyatlarının aniden fırlamasıyla sonuçlanabileceği anlamına geliyor. Bu savaşın sonucunda dünya çapında bir ekonomik dalgalanma kapıda.

Öte yandan, ABD’nin Çin’e yönelik yaptırım kararı, yaygın kanının aksine çelik endüstrisinden kaynaklanmıyor. Çin, ucuz ihracatı nedeniyle dünya ölçeğinde çeliğin düşük fiyatta kalmasının sebebi olsa da, ABD’nin bir numaralı çelik ithalatçısı değil. Hatta ilk 10’da bile değil. Daha önce ABD tarafından çelik endüstrisine çeşitli kereler kestiği cezalar nedeniyle Çin, ABD’ye çelik ihracatını zaten oldukça azaltmış durumda.

ABD’nin Çin konusundaki esas ‘derdi’ -ve temel suçlaması- Çin’in teknolojik gelişimleri. ABD, Çin’i ‘teknoloji hırsızlığıyla’ suçluyor. ABD’nin inovasyon alanında durağan bir seyir izlemeye başlaması ve inovasyon alanında üstünlüğünü kaybetmeye başlaması, ABD’nin kaygısının esas nedenini oluşturuyor. Çin’e göre ABD, Çin’in söz konusu gelişim seyrine karşılık olarak ABD’nin ek vergi listelerinin havacılık, telekom ve yapay zeka gibi kulvarlarda uyguladığının altını çiziyor.

Çin Komünist Partisi’nin yayın organlarından Global Times’ta bu konuyla ilgili “Çin bir ticaret savaşına dahil edilmek istemiyor. Ticaret üzerindeki çelişkiler zaman içerisinde çözülebilir. Ancak, Trump hükümeti Çin’in yüksek teknolojili gelişimini frenlemek ve gelecek vaat eden yüksek teknoloji endüstrisini ‘marjinalize’ etmek istiyorsa, mesele başka bir hal alacaktır. Havacılık, telekomünikasyon ve yapay zeka dahil olmak üzere yüksek teknoloji sektörlerini geliştirmek Çin’in hakkıdır. ABD’nin bu sektörlerde önder konumda olması ya da Çin’in ulaştığı her başarının ‘ABD’den çalındığına’ inanılması sonucunda Çin’in bu alanlarda faaliyet gösteremeyeceğini düşünmek mantıklı değil” ifadeleri kullanılıyor.

Çin ise ABD’nin bu kaygısının tabii ki farkında. Çin, ABD’nin kendisine yönelik ‘teknoloji hırsızlığı’ suçlamasına “ABD havacılık endüstrisinde dünyanın en büyük gücüdür. Ancak Amerikalılar, dünyanın ilk yapay uydusunu başarıyla fırlatan ülkenin Sovyetler Birliği olduğunu unutmamalıdır. Ayrıca, ilk astronot da Sovyetler Birliği’nden geldi. Peki, ABD uzay teknolojilerinin Sovyetler Birliği’nden çalınmış olduğunu söyleyebilir miyiz? Washington, Pekin’e bir şey geliştirmemesini isteme hakkına sahip değil ve Çin’in emrini dinlemesi imkansız” ifadeleriyle cevap veriyor.

SAVAŞI KİM KAZANIR?

Savaşın galibi hakkında konuşmadan önce, savaşın çıkış sebebini doğru bir açıdan incelemek gerekiyor. Söz konusu ticaret savaşıyla ilgili olarak kabaca ‘kapitalistler arası rekabet’ olarak kendisini gösteren ‘sol’ görünümlü analizler baştan hatalı ve kolaycı bir tutumu gösteriyor. Zira savaş, (ABD’nin AB’ye yönelik ekonomik yaptırım hamleleri de göz önünde bulundurulduğunda) ABD’nin içerisine girdiği korumacı ekonomik yönelimden kaynaklı olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla, ticaret savaşını ‘düşmanların savaşı’ olarak tanımlayıp işin içerinden çıkmak hatalı bir tutumdur. Zira başta belirttiğimiz gibi, bu savaş dünyanın tümünü ilgilendiriyor.

Başlayan ticaret savaşını kimin kazanacağına ilişkin kesin yargıda bulunmak erken olsa da, Çin bu savaşta ciddi risklerle yüz yüze olsa da daha avantajlı konumda bulunuyor. Çünkü, Çin 1.4 milyar insanla, dünyanın en geniş yurtiçi ekonomisine ve en büyük tüketici pazarına sahip. Bu, Çin ekonomisinin en zor zamanlarda bile darbeleri ‘yumuşatabileceği’ anlamına geliyor. Diğer yandan, Çin’in dillere pelesenk olan ekonomik büyümesinin yüzde 91’i iç talepten kaynaklanmakta, bunun yüzde 60’ı da tüketimden kaynaklanıyor. İnovasyon odaklı gelişim eğilimi, tüketim, iletişim ve uzay teknoloji alanlarına ağırlık veren bir gelişim trendi, dayanıklı ekonomi inşasında büyük bir artı ve ‘çağı yakalayan’ bir tutum.

Öte yandan, Çin’in siyasal ve ekonomik sisteminin (Çin sosyalizmi ya da piyasa sosyalizmi) bir çıktısı olan ‘dışa açılma politikası’ da Çin’in ekonomik hamlelerinin temelini oluşturuyor ve bu durum uzun süre böyle devam edecek. ABD, ekonomik yaptırımlarıyla ekonomisinin çok ciddi bir bölümünü oluşturan dış ticaret pazarını daraltırken, Çin bunun tam tersi bir şekilde uluslararası yatırımlarıyla, Bir Kuşak Bir Yol gibi uzun vadeli ekonomik projeleriyle, ticari ilişkilerinde dolar kullanımını kaldırmayı tartışmaya başlaması ve benzeri gelişmelerle ABD’nin çizdiği ‘korumacı’ rotadan bambaşka bir yol izliyor. ABD’nin koyduğu vergiler, Çin’in dünyanın geri kalanıyla kurduğu ve kurmakta olduğu ticari ilişkileri baltalamak yerine teşvik edici bir etki yaratıyor. Çin Menkul Kıymetler Düzenleme Komisyonu geçen pazar günü yaptığı duyuruda, ABD’ye karşı ticaret savaşında ekonomiyi hazırlamak için daha fazla yabancı ticaretine izin vereceğini duyurdu.

ABD ise tam tersine, Trump yönetimi ile birlikte daha korumacı bir eğilime girmiş durumda. Gümrük düzenlemelerinin yalnızca Çin’e karşı değil, AB’ye karşı da bir tehdit unsuru olarak tutulduğunu düşündüğümüzde, bu durum değişmediği sürece ABD ekonomisi izole olmaya mahkum.

Hatta ABD’nin yaptırım hamleleri ABD’li yatırımcıları bile etkilemiyor. Amerikan Ticaret Odası tarafından yeni yayınlanan bir araştırmaya göre, ATÖ üyelerinin yüzde 74’ü hala Çin’deki yatırımlarını büyütmeyi planlıyor. Elbette Çin’in de kayıpları olacak, ancak Çin’in bu savaşta aldığı en büyük önlem, devasa pazarını dünyanın geri kalanına daha da fazla açmak oldu. Çin’in bu savaşta temel stratejisi en başından beri ‘kayıpları en aza indirmek’. Sonraki dönemde izlenecek temel strateji de bu şekilde olacak gibi görünüyor. Çin’in ‘garantici’ tavrından kaynaklı oluşan güven, ABD’nin yaptırımları karşısında sağlam durabilmelerini de sağlıyor. Çin, her fırsatta bir ticaret savaşı istemediğini, ancak bundan da kaçmayacağını belirtiyor. Yaşanan gelişmeler ise gelişmelerin Çin’in lehinde ilerlediğini gösteriyor.

İlgili Haberler