“Tiyatro Türkiye’de nefes alma alanı”


(Röportaj:Şafak Küçüksezer) Yolcu Tiyatro ekibi ve “Joko’nun Doğum Günü” oyununun yönetmeni Umut Güler ile tiyatro üzerine konuştuk.

Önce sizi kısaca tanıyalım. Tiyatro Yolcu nasıl yola çıktı?

Yolcu tiyatro 2012 yılının ortalarında bir tiyatro kurma fikri ortaya çıktı ve 2012’nin kasım ayında ilk oyunu seçip provalara başladık, Wolfgang Borchert’in Kapıların Dışında adlı oyununu sergiledik. Tiyatro tarihinin en iyi savaş karşıtı oyunlarından biri, II. Dünya Savaşı’nda savaşmak zorunda kalmış, dönemin vicdani retçisi sayılabilecek Alman bir yazarın oyunu. Mart 2013’te oyunun çıkmasıyla Yolcu başlamış oldu hayatına.

2014 Ariel Dorfman’ın Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler’ini oynadık. Türkiye’de ve dünyanın başka yerlerinede gerçek insanların uğradığı insan hakları ihlallerini anlatan, gerçek hikayelerden yazılmış bir oyun. O oyuna da 2014 te başlayıp iki sezon oynadık. 2016 Ekim’de Joko’nun Doğum Günü çıktı üçüncü oyun olarak. Joko’yu İstanbul’da değişik salonlarda ve şehir dışında ayda 3-4 defa gibi bir sıklıkta oynadık.WhatsApp Image 2017-05-29 at 17.41.43

Siz “okullu” bir altyapıdan geliyorsunuz. Topluluğun geri kalanı da aynı şekilde mi?

Bütün ekip için geçerli, sahne üstündeki herkes okul mezunu. Ben Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Tiyatro Oyunculuğu mezunuyum. Ekibin çoğunluğu da Anadolu Üniversitesinden mezun.

 

Kurumlara yönelik müdahaleler bağımsız tiyatro olarak sizi nasıl etkiledi?

Şu anda kurumlar hükümetin elinde. Devlet Tiyartrosu bakanlığa, Şehir Tiyatroları da Büyükşehir Belediyesine bağlı işliyor İstanbul’da. Sanatçılara ciddi engellemeler var. Sosyal medya paylaşımları, beyanatlar gerekçe gösterilerek yapılan ihraçlar var. Repertuvarlara müdahale ediliyor. Hükümet başta buralara dokunmuyordu ama artık tek adamlık pekiştikçe bu kurumlara ciddi baskı uygulanıyor. Bize şu anda dokunmayan kısmı şu: Devlet kurumlarında çalışan herkes maaşını devletten alır, sigortası yatar, dekor kostüm ışık her şey kurumun bütçesinden çıkar. Biz özel tiyatro yaptığımız için, buralarla kurumsal veya maddi bir bağımız yok, dolayısıyla özel olarak hedeflemedikçe bizim oyunlarımıza doğrudan müdahale edemiyorlar.

a

 

Belediyelerin ya da bakanlığın vermesi gereken, desteklemesi gereken bir iş kolundayız, sanatla uğraşıyoruz. Kültür Bakanlığının aslen özel tiyatrolara yardım ödeneği mevcutken, Gezi Direnişinden beridir hiçbir tiyatro almış değil. Özel olarak bir takibat varsa maliye gibi kanallar üzerinden de açık arayıp sıkıştırabiliyorlar. Bizim bu tip bir bağlantımız olmadığı için repertuvarımıza veya yaptığımız işe dokunamıyor, fakat OHAL koşullarında başka bir döneme doğru gidebiliriz, hukuka uygun olmaksızın keyfi müdahalelerle karşı karşıya gelebiliriz bizler de.

 

Sahne sanatları genel olarak devlet desteği olmaksızın icra etmesi çok güç olan sanatlar. Bugünkü durumda tiyatronun opera ve baleden farkedilir şekilde daha sağlam durduğu görülüyor. Burada tiyatro için bir seyirci dayanışmasından bahsedebilir miyiz?

Dayanışmayla ilgili, bu seneye özel bir gözlemim var, onu ayrıca anlatayım sonra. Opera ve bale, aslında tiyatro da, hala Türkiye’de sinema kadar yakından takip edilen alanlar olamadı. Fakat tiyatro adına bir gelenek var Osmanlıdan beri; büyük şehirlerde geleneksel biçim oyunlar, köylerde köy seyirlik oyunlarıyla. Bu topraklarda opera ve baleye kıyasla daha yerleşik ve Türkiye’de seyirci bulan bir gelenek tiyatro. Opera ve bale cumhuriyetle beraber tanıştığımız ve durum itibarıyla mutlaka desteklenmesi gerekiyor yaşatılabilmesi için. Müzik ve tiyatro bu konuda daha avantajlı, daha geniş bir kitlesi var büyük şehirlerde. Dayanışma meselesinde bilinçli ve örgütlü olmamakla beraber, bir zemin var. Benim dayanışmadan gördüğüm başka bir şey, tiyatro şu anda bir nefes alma alanı. Bunun sebebi şu: Türkiye’deki baskı gezi sonrasında fazlaca arttırıldı, ortada onlar adına ciddi bir iktidar problemi var. Bu saldırılar basından sokağa bir dizi alana yayılıyor. Gazeteler, televizyon kanalları dergiler kapanıyor. Buradan etkilenen halihazırda tiyatroyu besleyen ve tiyatroya giden kesim. Bu kesim, üzerinde her alanda yoğunlaşan baskıdan ötürü yan yana gelme zeminlerini kaybediyor. Bu sene özel olarak söyleyebilirim ki tiyatroda şöyle bir şey hissediyorum: Tiyatroya gelmek izleyiciler açısından bir eylem biçimi haline geliyor. O insanlar için hiç tanımadıkları başkalarıyla yan yana gelmek, aynı şeylere tepki vermek, aynı şeyleri konuşmak, aynı şeyleri düşünmek bir eylem biçimi artık. Oraya gelip söz söyleyen insanlarla yan yana gelip, bir oyun izleyip, baskının karşısında boyun eğmeyen ve estetik ve içerik olarak iyi şeyler yapan ekipler olduğunu görmek aslında bir nefes alma faaliyeti. Yani gerçekten oyun bitiyor, birlikte alkışlıyoruz; beraber bir iş yaptığımızı hissediyoruz. Halbuki sokakta elli kişi yan yana gelsek müdahale oluyor. Tiyatro bileti alınıyor, insanlar tercih ederek geliyorlar salona ve bu bir birliktelik hali yaratıyor. Bu biraz II. Dünya savaşı zamanına benziyor. Öyle zamanlarda da insanlar sanatsal etkinliklere katılmaya devam ederler. Yugoslavya parçalanırken insanlar sanat için yan yana gelmeye devam ediyorlar. Bosna bombalanırken sanat için yan yana geliyorlar, bombaların sesinin geçmesini bekleyip devam ediyorlar gösteriye. O insanlar için hayatın devam ettiğini ve tek gerçeğin orada yaşananlar olmadığını hatırlamanın, birbirine göstermenin bir aracı aynı zamanda sanat. Bu yan yana geliş bu yüzden çok önemli. Yapan için de izleyen için de bir nefes alma alanı tiyatro. Bu dayanışmadan daha öteye bir şey, birbirimize dayanıyoruz belki ama bundan daha öteye bir şey var salonda.

c

 

Bağımsız tiyatrolar burada Türkiye’de kültür sanat alanın tamamı için direnç noktası görevi görüyor. Siz kendinize nasıl bir misyon biçiyorsunuz bu tabloda?

Bu noktada şu da çok önemli: Biz buradayız, bu kadarız şu anda; az bir kitle değil. Sadece dört sene önce milyonlarca insanın taksime aktığını düşünürsek aynı günde İstanbul’da. Yalnızca biraz fazlaca geri çekilmiş, fazlaca bastırılmış bir kitleyiz aslında. Şu da çok kıymetli aslında dönem itibarıyla, mevcut kitlemize nefes alma alanı yatarmak, sadece onları tutmayı başarabilmek… Ne olursa olsun devam ediyoruz,tiyatro üzerinden bir direnç kurmaya devam ediyoruz. Bir toplanma, eylem alanı yaratmaya devam ediyoryz hep beraber. Bazen bu mevcudu tutmak çok kıymetli oluyor, on ise on, 10 milyonsa 10 milyon kişi. Herkesin geri adım atmak durumunda bırakıldığı, insanların sokağa çıkmadan belki üç kere düşündüğü bir noktada kendimizi tutabilmek, umudun ve direncin devam ettiğini hissettirebilmek önemli. Burayı tutmak benim şu anda öncelikli hedefim ve isteğim. Beni de tutan bir şey bu. Kişi olarak bu kadar sinir bozukluğunun, bu kadar büyük acı ve baskıların altında hala bir şey söyleyebiliyor, yapabiliyor olmak… Birilerini yaptığınız işle rahatsız etmek, hatta saldırabilmek beni de, izleyici de tutuyor ve bu yüzden kıymetli.

 

Yakın zamanda sezonu kapatıyorsunuz. Oraya da bir çağrı yapmış olalım. Buraya verebildiğini vermek isteyenleri, veya sadece bu nefesi solumak isteyenleri 31 Mayıs’ta Barış Manço Kültür Merkezi’ne davet etmiş olalım.

Şehirdışı temsiller, Ankara-Eskişehir turnesi bir yana, İstanbul’un içinde birkaç şehri barındırır gibi bir hali var. O yüzden İstanbul içinde de mümkün oldukça çok dolaşmak, daha çok insana biraz da isnanların yanına giderek ulaşmaya çalışıyoruz. Aslında daha çok oynamak istiyoruz ama gezici tiyatro olunca birilerinin salonları size tahsis etmesi gerekiyor. Buna rağmen iyi bir sayıyla bitirdik, 4-5 sezon daha devam edeceğimiz bir oyun çıkmış oldu. İyi bir sezon geçirdik, iyi tepkiler aldık. 31 mayıs’ta 33’üncü temsili yapmış olacağız. Ağustos’ta tekrar başlayacağız yeni oyun için çalışmalara, Ekim’de temsiller başlayacak. Söyleşiyi okuyan herkesi kapanışa da bekliyoruz, olmazsa da Ekim ayında.