Üniversitelerin tasfiyesi, mücadele ve olanaklar

Şevket Çavuşoğlu

Tarih boyunca akademi ve üniversite birçok kez saldırılara, tasfiyelere, ihraçlara maruz kaldı ve kalmaya devam ediyor. Peki siyasi iktidar(lar) sıkışma yaşadıklarında, kriz dönemlerinde neden ilk saldırıları üniversiteye yönelik oluyor ? Yazımızda bu sorunun cevabını aramaya çalışacağız.

Başlarken bazı verileri incelememiz, üniversiteye yapılan bu saldırıların önemini görmemize katkı sağlayacaktır. 15 Temmuz sonrası 1 Eylül 2016 tarihli 672 sayılı KHK’dan bu yana toplam 2346 akademisyen üniversitelerinden atıldı. 672 sayılı KHK’nın ardından son olarak 25 Temmuz 2017 tarihinde yayımlanan 694 sayılı KHK’ya kadar toplam 378 “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi imzacısı akademisyen görevlerinden uzaklaştırıldı. Bu atılmaların en yoğunu 87 akademisyen ile Ankara Üniversitesi oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi gibi birçok üniversiteden imzacı hocalarımızın görevlerine son verildi. Geçtiğimiz hafta yayımlanan yeni KHK ile 9 Eylül Üniversitesi başta olmak üzere toplam 199 akademisyen görevlerinden ihraç edildi.

Akademiye yönelik yapılan bu tasfiyeler sırasında akıllara gelen ilk şey 12 Eylül Darbesi sonrası İhsan Doğramacı tarafından kurulan Yüksek Öğretim Kurumları ile başlayan 1402 Sıkıyönetim Yasası süreci ve yine üniversitelerinden atılan yüzlerce bilim insanı. Tarih elbette ki tekerrürden ibaret değildir ancak tarih boyunca süren baskı politikalarının bir örneği gözlerimizin önünde yaşanmakta. Bu örnek sadece ülkemizde değil dünyanın birçok yerinde kendini gösteriyor. Sıkışmışlıklarını, zorbalık yoluyla ve baskılarla aşmak isteyen bütün siyasi iktidarlar saldırılarını bilimin, fikirsel üretimin kaleleri olan üniversitelere yöneltiyor. Prof. Dr. Korkut Boratav hocamızın  “1948’de babam üniversiteden atıldı, 1980’de ben, şimdi de asistanlarımı ihraç edecekler herhalde…” sözleri bu tarihselliğe güzel bir örnek niteliği taşıyor.

Tarihsel olarak oluşan bu baskıların özü, üniversitenin özerk yapısı ve bu yapıyı korumak için verdiği mücadeleden geçmektedir.Üniversiteler özerkliklerini korumak için “devlet” ve “ sermaye” karşıtı olmak zorundadırlar. Devletin yönetiminde olan ve devlet mekanizmaları sonucu atanarak üniversitelerin başına getirilen rektörler ile ağırlıklı olarak özel üniversiteler alanında söz sahibi olan sermaye, özerk üniversiteler için mücadele edilmesi gereken iki faktör konumundadır. Üniversitelerin verdiği, vereceği bu mücadeleler baştan sona siyasi mücadelelerdir. Üniversitelerin özerkliğinin siyasetin dışında kalarak olacağını söyleyenlerin tamamı yanılmaktadır. Bu verilen, verilmesi gereken siyasi mücadelelerde en büyük avantaj geniş toplum kesimlerinde meşru ve etkin bir rol izleme ile gerçekleşebilir. Bu meşruluğun ve etkinlik düzeyinin sağlanması üniversite kurumunun güncel olan her konuda ve tartışmada bir özne olmasıyla değil, bilimsel ve fikirsel üretimi arttıran, toplum üzerinde aydınlatıcı, yön gösterici bir konumda olan yapısı ile gerçekleşebilir. Burada tarihsel en iyi örneklerden biri “Forum Dergisi” olacaktır. 1954 yılının Nisan ayında yayımlanmaya başlayan dergi dönemin siyasi iktidarı Adalet Partisi ve Adnan Menderes karşısında bilimsel mücadele alanını tutmuş ve Menderes hükümeti karşısında bir muhalefet odağı haline gelmiştir. Siyasetin merkezine aklın yerleşmesi gerektiğini savunmuştur. Bu derginin ortaya çıkışında ise Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) ‘li hocaların büyük etkisinin olduğunu görmekteyiz.

“Her şeye rağmen dünya dönüyor.” Galileo Galilei bu tespit dolayısı ile yargılanmıştı. Aydınlanma düşüncesi ortaya çıkışında dine, kiliseye karşı çıkmış o dönemin dogmatik kanunlarını yerle bir etmiş ve bunların sonucunu yargılanmalar, Engizisyon Mahkemeleri tarafından cezalandırmalar olarak görmüştür. Bugüne geldiğimizde bir bildiriye imzacı oldukları için akademisyenleri okullarından atan, Darwin’i yargılayan, evrimi ve Karl Marx’ı kitaplardan çıkaran zihniyetin tarihsel olarak aydınlanma karşıtı rolünü devam ettirmekte olduğunu görüyoruz. Burada unutulmaması gereken şey Galilei’yi yargılayan zihniyet daha sonra doğruluğu kanıtlanmış bu düşünce karşısında bir söz söyleyememiş, Darwin’i yargılayanlar evrimsel süreç karşısında bir tez üretememiştir.

Buradan farklı bir yere, farklı bir dinamiğe geçiş yapalım. Üniversitenin bu kadar saldırıya maruz kalmasının nedeni fikir ve bilim üretiminin kalesi olması dedik. Bunun yanında önemli bir neden daha koymamız gerekir. Üniversitelerin sıralarında, kantinlerinde, bahçelerinde bulunan çok önemli bir neden. İşte burada siyasi iktidarların, ülkemiz açısından AKP/Saray rejiminin korktuğu önemli bir dinamik olarak gençlik kendini göstermektedir. Bu baskı politikalarının temelinde olan bir diğer neden gençlik ve gençliğin verdiği mücadeledir.

Gerek dünya, gerek ülkemizin tarihinde gençlik her zaman iktidar karşıtı, muhalif, sorgulayan bir rol oynamış ve döneminin siyasi iktidarlarının korktuğu bir konumda olmuştur. Yukarıda değindiğimiz Forum Dergisi sonrası Mülkiye’de ortaya çıkan “Fikir Kulübü” derneği ve zaman içinde dönüştüğü “Fikir Kulüpleri Federasyonu” o dönemin gençlik hareketi kapsamında çok etkili bir rol oynamıştır. 1971 Darbesi sonrası dahi gençlik üniversitelerden aldığı gücü sokaklara taşıyabilmiş ve ülkenin genel siyasi, politik atmosferini etkilemiştir.

Sadece Türkiye örneğinde değil dünya gençlik hareketleri de kendi ülkeleri için dinamo konumunda olmuştur. İktidarlar, saldırılarını bu yüzden öncelikli olarak gençlik alanına karşı yapmayı tercih etmişlerdir. Bu alanında somutlaşmış, cisimleşmiş hali üniversiteler olmuştur. Şili’nin sosyalist devlet başkanı Salvador Allande, Meksika’da Guadalajara Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada “Bu üniversitede yetişen birçok doktor neden sağlığın satın alındığını anlamıyor ve neden binlerce insanın bunu satın alamadığını. Birçok öğretmenin, binlerce çocuğun ve gencin okula neden gidemediğini anlamadığı gibi. Halbuki üniversiteler kapitalistler için profesyonel yetiştiren bir yer değil. Bunun için okumuyor burada insanlar. Köylü çocukları, işçi çocukları ve alt sınıftan gelenler, bir sosyal değişimin öncüleri olduğunuzu asla unutmayın.” diyerek üniversitelerin ve gençliğin konumunu, bu konumun neden saldırıya maruz kaldığını anlatıyor.

Yakın zamanda yaşadığımız baskılar yazı boyunca bahsettiğimiz saldırıların en güncel örnekleridir. Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi 13 kişinin tutuklanması ve son bir hafta içinde yaşanan ODTÜ öğrencilerinin gözaltı süreci ile verilen tutuklanma kararı iktidarın yeni kurulan rejimde üniversiteye yönelik müdahalesinin devam edeceğinin mesajını veriyor.

Artık toparlamak ve son cümlelerimizi söylemek gerekirse; üniversiteler, akademi ve gençlik bir bütün olarak saldırılara, baskılara maruz kaldı ve kalmaya devam edecek. Bu tespit ağlanılacak, sızlanılacak bir durum değildir. Üniversiteler her zaman özerkliği için mücadele edecek, akademi her zaman bilimi, aklı esas alacak ve üretimine devam edecek, gençlik her zaman bu bütünselliğin en güçlü dinamosu olarak memleketi için, sınıfı için, üretimi için, özgürlüğü ve emeği için mücadele etmeye devam edecektir.  Enseyi karartma gibi bir ihtimali söz konusu bile etmeden başladığımız işi bitireceğiz. Yeni bir kültür, yeni bir üniversite ve yeni bir ülke yaratacağız.

İlgili Haberler