12 Aralık 2017 Salı

Yürüyoruz!


Elif Uludağ
Elif Uludağ

Hacettepe Üniversitesi – elifnuruludag97@gmail.com


Mirabel Kardeşlerin diktatöre karşı verdiği özgürlük savaşının tüm dünyayı sarsmasının üzerinden 57 yıl geçti. Mirabel Kardeşlerin uğradığı şiddet ne ilkti ne de son oldu. O günden bugüne farklı boyutlar edinerek gelen kadına yönelik şiddet, kadın-erkek arasındaki ilk ve temel işbölümüyle başlayıp tarih boyunca devam eden, sınırı ve sınıfı olmayan yani dünya üzerindeki kadınların tamamının yaşadığı ortak bir sorundur. Örneğin; Eski Roma’da erkekler, sırf halka açık oyunlara gittikleri için eşlerini öldürüyorlardı. 1700’lü yıllarda İngiltere’de yasalar erkeğe, ayrılan eşini fiziksel olarak cezalandırma hakkı veriyordu. 1987’de Türkiye’de bir hakim ‘Kadının sırtından  sopası, karnından sıpası eksik olmaz.’ diyerek şiddet nedeniyle boşanmak isteyen  bir  kadının davasını reddediyordu.

1960’lara kadar görmezden gelinen  kadına şiddet, 1970’lerde küresel kadın hareketinin şiddet konusuna odaklanmasıyla dünya gündemine geldi. Günümüzdeyse ’özel’ alanın sınırlarını aşarak politik bir sorun olarak kabul ediliyor. Ancak hem sorunun dünya genelinde insan hakları ihlali olarak görülmesine hem de iktidarın ‘kadınlarımız’ diye başlayan sözde övgü dolu söylemlerine rağmen kadına şiddet artarak devam ediyor. Bu çelişkinin sebebi şiddetin erkekliği yücelten güç olmasının yanında siyasi iktidarın devamlılığının da garantisi olmasıdır. Örneğin; iki aylık hamile olan Şehriban’ın 10 Aralık 2016’da ‘’Tek başına sokağa çıkamazsın.’diyen kocası tarafından katledilmesinde erkekliği koruyan şiddetle, Soma Katliamı’nda toplumsal öfkenin iktidara yönelmesiyle AKP’nin gecikmeyen  tekmesindeki iktidarı koruyan şiddet birbirini besler. Yani farklı iktidar ilişkileri arasındaki güçlü bağ, kadına yönelik şiddetle iktidarın şiddeti arasında da bir bağ kurar. Ve ‘küçük adamların’ evde, işte, sokakta yani yaşamın her alanında kadına uyguladığı şiddet ‘büyük/tek adamın’ devletin bütün gücünün kullanarak halka uyguladığı şiddetin devamlılığı için zorunlu bir koşuldur.

Türkiye’de bu iki şiddet arasındaki bağ her ne kadar ilerlemenin yolunun iki cinside içermekten geçtiğinin vurgulandığı modernleşme döneminde,modernleşmenin tamamen erkek egemen kurumlar eliyle gerçekleştirilmesiyle oluşsada, bugünkü güçlü halini AKP döneminde almıştır.

AKP’nin iktidara geldiği günden beri ‘makbul kadın’ yaratma arzusu özellikle ‘ahlak’ kavramı üzerinden şekillenmiştir. Böylece  iktidar toplumsallamış olan ahlak kavramı ile kadınlar üzerinde katı bir kontrolün yeniden üretimini sağlamayı hedeflemiştir. AKP’nin ahlakı; ‘makbul kadın’ olunmadığı takdirde ‘leke’lenebilen ve defalarca tecavüze uğramış 22 yaşındaki Güldünya’nın katledilmesine sebep olabilen bir ahlaktır.

‘Ahlak’ını gericilikle besleyen  AKP’nin ‘yeni Türkiye’sinin önündeki en büyük engellerden biri de kadın hareketinin özsel bir parçası olan laikliktir. ‘Erkeğe hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz.’gibi dini argümanlarla şiddeti meşrulaştıran zihniyetin temsilcisi olan iktidar, laikliğe aykırı olan hamlelerinin büyük bir kısmını kadınların yaşamı üzerinden yapmaktadır. Çünkü laiklik kadınlar için ‘varlık yokluk meselesi’ denilecek kadar yakıcı bir konudur. AKP’nin  daha geçtiğimiz aylarda laikliğe tamamen aykırı olan,  müftüye nikah yetkisi veren yasayı onaylaması bu kritikliğin farkında olmasındandır. AKP’nin bu onayı ise ensestedir, çocuk istismarınadır,14 Ekim 2016’da daha 15 yaşındayken doğumda ölen  Derya’nın ölümünedir.

‘Her kürtaj bir Uludere’dir.’gibi sözlerle kadın bedeni üzerinde  hak iddia eden ve bu sözünün ardından  yasal olarak yasaklanmadığı halde çoğu hastanede yapılmayan kürtaj meselesi kuşkusuz ‘tek adam’ rejiminin bir sonucudur.Onlarca insanın katledildiği Uludere için 46 saniyelik basit bir özür dilenmişti. Kürtaj meselesinde sözde insan canına verdikleri değerden ötürü Uludere benzetmesi yapanların kadın yaşamına verdikleri önem de 46 saniyelik özürle eşdeğerdir.

Memleketimizde kadına şiddetin  tahrik indirimleriyle nasıl arttırıldığı, kadın düşmanı söylemlerle nasıl doğallaştırıldığı, dini argümanlarla nasıl meşrulaştırıldığı, gerici politikalarla nasıl korunduğu AKP’nin 16 yıllık kara tarihindedir.

AKP’nin kara tarihinin aksine, Osmanlı’dan bugüne tüm haklarını mücadeleyle kazanmış kadınların tarihi de yaratmaya çalıştıkları yaşam kadar aydınlıktır.Yaşamın her alanında şiddete maruz kalan kadınlar, tüm yaşamlarını bir mücadele alanı olarak görmüşler ve mücadelelerini dayanışmayla büyütmüşlerdir. ‘8 Mart’ı yasaklayanlara cevabı, meydanları ‘yaşasın 8 Mart’ diyerek donatan binlerce kadın vermiştir. Ayşegül Terzi’ye atılan tekmeye karşı kadınlar şortlarıyla geceleri de sokakları da donatmışlardır. Tecavüzü ak’layan yasa tasarısı kadınların direnişiyle geri çekilmişti. Hukuktaki bütün usulsüzlüklere rağmen kadınlar Çilem’i özgürlüğüne kavuşturmuş ve dayanışamanın gücüyle kucaklamışlardır.

Şimdi biz de bu 25 Kasım’ı mücaedele tarihimizden ve kazanımlarımızdan aldığımız güçle karşılıyoruz. 25 Kasım’da meydanları kadınlara yasaklayanlara inat, üç kelebeğin tutuşturduğu ateşi harlayarak meydanlarda kadın dayanışmasıyla yürüyoruz.

‘Yürüyoruz yürüyoruz, yan yana, güzel günler adına

Kadınız, insanız, insanlığı ayağa kaldırıyoruz

Paydos bundan böyle köleliğe’