Aydının çürümesi, çürümenin aydınları

Aydın üzerine yazarken, hatta bu konuda bir tartışma açarken bir köşe yazısının sınırlarında bunu yapmanın zorluklarını yaşayacağımı bilerek bu konuda yazmak istedim. Zorluğunu gözeterek de iki bölüm halinde yazmayı tercih ettim. Bir sonraki yazıda Çürümenin aydınlarını yazacağım.

Türkiye’de aydın konusunda yazı yazmak zor. Özellikle de biz gençler için daha da zor. Bu zorluk, Türkiye’de konu hakkında çok yazılmasından kaynaklanmıyor. Elbette bu konuda yazılmış oldukça değerli yazı,kitap, makale vs. olabilir. Ancak zorluk, konunun muhattapları ile yazanlar arasındaki ilişkide. Daha doğrusu ilişkinin tek taraflılığında.

Türkiye’de herhangi bir yazarı, bilim insanını ya da herhangi bir sanatçıyı aydın tartışmaları sırasında karşınıza almanın bir takım zorlukları var.

Mesela sizin eleştiriniz, x kişisinin iktidarın zalimce uygulamaları  karşısındaki sessizliği ise ve x kişisi de ünlü bir şairse derhal x kişisinin Türk insanını derinden etkileyen , dillere pelesenk olmuş şiirleri ön plana çıkarılır ve ‘Sen  bu satırları yazan birini nasıl bu kadar ötekileştirirsin zaten üreten kaç kişi var. Onların değerini bilmek yerine neden karşımıza alalım’, ‘ Gençler çok acımasız. Şimdi toysunuz yaşınız ilerledikçe bu işlerin öyle olmadığını anlarsınız’ tarzı tepkiler derhal tartışmada konuyu açan tarafa  iletilir. Yazan gençse özellikle ikincisi iletilir.

Konu, eleştirilen x kişisinin kulağına gittiğinde ise yanıt çoğu zaman aynı ve bir o  kadar da tartışmayı  tıkayıcıdır;  ‘Her aydın politik olmak zorunda mı?’

Bence bu konuda oldukça net olunmalı. Tartışılan aydınsa. Evet zorunda…

Son dönemde, bu yazıyı yazmama neden olan  ve aynı zamanda sosyal medyada da geniş yankı uyandıran iki olay var. Birincisi bir masa ve o masada konuşulanlar, ikincisi ise Orhan Pamuk’un Boğaziçi’ne gelememesi ve sonrasındaki tepkiler.

Masadan başlayalım. Masanın başında Türkiye’nin en önemli bilim insanlarından Prof. Celal Şengör, Prof. İlber Ortaylı ve kendileri gibi akademisyen dostları var. Masayı yazılmaya değer kılan ise yemeklerin kalitesi yahut mekanın güzelliği değil. Masa, konuşulanlar düşünüldüğünde, Türk aydınının çürüyüşünün geldiği noktayı içler acısı bir tablo olarak bize yansıttığı için yazıya konu oluyor. 5 dakikalık bir videodan bu sonucun çıkarılmasını zorlama olarak görenler olabilir. Bu nedenle baştan belirteyim, video yalnızca bu düşüncemin 5 dakikalık  bir delili olduğu için önemli. Daha fazlası değil.

Videodan, masa başındakilerin sarhoş olup olmadıklarını pek anlayamıyoruz. Cümleleri yaya yaya dile getirmek İlber Ortaylı’nın bilinçli bir davranışı değil konuşma şekli olduğundan, dışardan bakıldığında çakırkeyif diyebileceğimiz tek şıkkı da eliyoruz ve muhabbete yoğunlaşıyoruz. İlber hoca, ‘kommonisler’den bahsediyor. Behice hanımların ardından gelen kuşağın tamamını etnik sıkıntı olarak tanımladığı sırada videoyu çeken zat, Behice Hanım’ın partisini Atatürk’ün kurdurduğunu iddia ediyor. Böylece masadaki ilk çakırkeyifi tespit etmiş oluyoruz. Çünkü 1938’de ölen Atatürk’ün, 1961’de kurulan TİP’i vasiyetinde belirtme ihtimalinin videoyu çeken kişinin sarhoş olma ihtimalinden daha düşük olduğu açık. Ya da daha acısı, videoyu çeken kişinin bu topraklarla bir alakasının olmaması gerekiyor. Ben sonuncusu olduğunu düşünüyorum. Bu sırada İlber hoca hatırlatıyor, o eskisiydi diyor, 1924 yılında Mustafa Kemal tarafından kurdurulan TKP’yi kastederek.*

Videoda geçen tüm diyalogları temize çekmek gibi bir niyetim yok. Genel olarak, komünistlerin, Yalçın hocanın ve ülkedeki diğer devrimcilerin verdiği mücadeleyi aşağılayan, çok önemsemeyen bir tavırla muhabbetin devam ettiğini belirtmek yeterli. Acı olan, konuşanların konuştukları konuyla aralarındaki mesafenin uzunluğu. Sanki bahsettikleri ülke, dünyanın diğer ucunda ve kendileri de o ülkeyle oldukça alakasız bir yerden,  o ülkeye bakıp üstünkörü düşüncelerini dile getiriyorlar. Aşağılanan yalnızca ülkenin devrimcileri değil, aynı zamanda yıllardır bu ülkeyi dikta rejimiyle yöneten Tayyip Erdoğan. İlginçtir, Tayyip Erdoğan da aşağılamalara maruz kalan devrimciler de masadaki herkesten daha Türkiyeli.

Bu iki bilim insanının kendi alanlarında oldukça gelişkin olduklarını ve değerli üretimler yaptıklarını belirtelim. Peki bu tür üretimler, alanda uzmanlık, 7 dil bilmek gibi özellikler aydın olmaya yeter mi? Aydın kime denir? Herkesten aydın olmasını beklemeli miyiz?

Kesinlikle bilime dair kaygılarınız varsa ve bilimin gelişmesini istiyorsanız, dünyadaki tüm sorunların bilimin kılavuzluğunda çözüleceğini düşünüyorsanız, ve bu düşüncenizde samimiyseniz, hayatınızı da buna göre şekillendirmeniz gerekir. Bilimin yok edilmeye çalışıldığı ve yalnızca piyasa için yapıldığı bir ülkede bilimi savunmak aydın olmaktan geçiyor. Ve bilimi savunmak aydın mücadelesinin konusu haline geliyor.

Bilimin hangi şartlarda ilerleyip ilerleyemeyeceğini bilen iki bilim insanından bahsediyoruz. Ancak siyasi anlamda ülkelerinde olan bitene dair ne dediklerini, ülkelerinin geleceğine dair nasıl kaygıları olduğunu bilmiyoruz. Çünkü söylemiyorlar.** Ve bunu da yalnızca siyasi kimliklerinin bilimsel kimliklerini örtmesinden korktukları için değil. Söylemiyorlar çünkü bu konu hakkında düşünmüyorlar.  Onların ilgi alanı, bilimin uzmanlaştıkları dalı. Yaşadıkları ülkede ortalama bir ailenin nasıl geçindiği ile ilgili bir dertleri var mı ? Bilmiyoruz. Gerçekten yaşadıkları ülkede, bir süre sonra en değerli şeylerini, bilimi onların elinden çekip alacak bir iktidar tarafından kuşatıldıklarının farkındalar mı?
Bu soruların tamamını, Celal Şengör’ün katıldığı tüm programlarda 12 Eylül’ü ve cuntayı sonuna kadar sahiplenmesini, İlber Ortaylı’nın Türkiye devrimci hareketinin birikimini iki cümlede hiçe saymasını bir kenarda tutarak düşünelim. Tüm derdi tasası bilim yapmak ve uzmanlaştığı dalda üretim yapmak olan bir bilim insanının, Türkiye’nin geldiği durumda  gerçekten ülke nereye gidiyor diye düşünmemesi mümkün mü?
Yaptığı işle toplumun,siyasetin, geleceğin bağını kurmayan aydın çürüyor. Uzmanlık alanlarına hapsedilmeyi kabullenen aydının arama motorundan farkı kalmıyor.

Masanın etrafındakilerin oturduğu fildişi kuleler o kadar yüksekte ki yılanın kendilerine değme ihtimalini dahi akıllarına getirmiyorlar. Kesinlikle çürümeyle ve çürüyenlerle derdimizin olması gerekiyor. Orada durdukça hiçbir işe yaramayan o  masanın bu ülkeye gelmesi şart!

Fildişi kulelerin ve sakinlerinin çokluğunu sadece 12 Eylül etkisiyle açıklayamayız. Masada arkasından konuşulan Yalçın Küçük  Aydın Üzerine Tezler’de buna oldukça güzel bir benzetmeyle yanıt veriyor;

‘ Ceviz yedi yıl aşağıya yedi yıl da yukarıya doğru büyürmüş. Cevizin gökyüzüne doğru çabuk büyümesini isteyenler, toprağı kazdıktan sonra ceviz fidanının köklerinin altına taş koyuyorlar; cevizin derinliklere doğru büyümesini önlemiş oluyorlar. Ceviz yukarıya doğru görkemli ve her zaman serin büyümesini,köklerinin altına duvar çekilmesiyle gerçekleştiriyor.
Türk aydınının göksel bir büyümesi var; derinliği eksik’

Kökü derinde olmayanların  12 Eylül’ün gerici rüzgarlarına karşı koyamaması normal. Normal olmayan ağacın kendini devirenle bir derdinin olmaması…

Masa faslını burada kapatalım. Masada konuşulanlarla ve masadakilerle başka bir faslı açma şerhini düşerek.

Kökü olmayanlardan, kök salmaya çalışanlarla derdi olanlara geçelim.

Orhan Pamuk, Boğaziçi Üniversitesi’ne Nazım Hikmet Enstitüsü açılışına gelemeyince, birileri demokratik haklardan ve sanatçıya saygıdan dem vurmaya başladı. Ve yazının başında verdiğimiz birçok örneği bir anda karşımızda bulduk. ‘Orhan Pamuk gibi Nobel ödülü alarak göğsümüzü kabartan ve Türkçenin en güzel kullanımını eserlerinde sergileyen bir sanatçıya bu saygısızlık yapılmamalıydı’  Bu cümle Orhan Pamuk’u, Türkçeyi yeterince düzgün kullanmadığı gerekçesiyle üniversitelerinde istemeyen edebiyat tutkunlarına karşı kurulduğunda belki dikkate alınabilir. Görüldüğü üzere ortada böyle bir grup ve böyle ilginç bir sebep yok.
FKF’liler, ülkede gericilik hızını artırırken laikliği tehlike altında görmediğini ve demokratikleştiğimizi iddia eden, emperyalizm bölge halklarını büyük bir savaşa sürklerken Esad’ı tehdit ederek savaş kışkırtıcılığı yapan Orhan Pamuk’un, hayatı boyunca sosyalizm, barış ve kardeşlik için sanatını ve dilini kullanan Nazım Hikmet’in  adı verilen enstitüyü açma ehliyeti olmadığını söylediler.

Burada konunun Orhan Pamuğun edebi değerine getirilmesi bilinçli bir manipülasyon. Türkiye’de aydın deyince akla gelen birkaç isimden biri olan Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin ise FKF’lilerle sosyal medya üzerinden girdiği polemikte, FKF’nin tavrının 34 insanı diri diri yakan gericilerin tavrından farkı olmadığını yazdı. Sivas davası zaman aşımına uğradığında okullarında, eli satırlı gericilere karşı ülkenin sivasta yakılan aydın birikimine canı pahasına sahip çıkan gençlerin FKF’liler olduğunu unutarak…

‘Üst bir değer’e yapılan bu açıklamaları saldırı olarak değerlendirdiren Ali Nesin’in üniversite öğrencilerini anlamak, Orhan Pamuğun neden istenmediğini öğrenmek gibi bir derdinin olmadığı tartışma boyunca belli oluyor. Kendi varlığını bile geri kalmış ülkesi için lütuf sanan tavrın, Aziz Nesin’in yarattığı değerlere ve halkçı kimliğe oldukça uzak olduğunu burada söylemeye gerek bile yok. Konumuz, Ali Nesin’in matematik konusunda ülkemize ne kattığı yahut alanındaki uzmanlığının bizlere ileride ne katacağı değil. Başından beri belirtiyoruz. Alanlarında yakaladıkları başarılar insanları aydın yapmıyor.  Burada Ali Nesin’in takındığı tavır ise matematikte ‘üst bir değer’ olan birinin edebiyatta ‘üst bir değer’ olan bir diğerini kollamasından öteye geçmiyor. Bu sırada Aziz Nesin’in mirası, Orhan Pamuk’un gelemediği konferans salonunda değil dışarıdaki FKF pankartının yanında duruyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat yazının amacı, sayıları ülkemizde oldukça az olan elle tutulur bilim insanlarının aslında ne kadar ‘kötü’ insanlar olduklarını belirtmek değil. Derdimiz kök salmak. Hesaplaşma olmadan kök salınmıyor. Türkiye’nin bir aydın hareketine ihtiyacı var. Bugün bu ihtiyaca yanıt verecek aydın damarı oldukça cılız durumda.

68 kuşağı kadar şanslı değiliz. Özgürlük ve eşitlik mücadelesi verirken yanımızda bizimle omuz omuza kendi alanlarından çarpışan akademisyenler, şairler, edebiyatçılar, bilim insanları göremiyoruz. Tarih bize  yeni bir gençllik hareketi yaratma görevinin yanında, yeni bir aydın hareketi yaratma sorumluluğunu da yüklüyor. Biz Haziran’da göğe ne kadar yükselebileceğimizi gördük. Daha yukarı yükselmek ve en ufak bir darbede yıkılmamak için kök salmamız gerekiyor.  Yukarıda adı geçen ve bu topraklar için önemli birer değer olan bilim insanlarına ise tek bir sözümüz var, bizimle birlikte bu tarihsel sorumluluğu üstlenip üstlenmemek  sizin bileceğiniz iş, yolumuza taş koymayın yeter!

* Burada bahsedilen, 1920’de Bakü’de kurulan ve Türkiye sol tarihinde bilinen TKP değildir.
** İlber Ortaylı’nın Osmanlıca üzerine söyledikleri  kendi alanına dahil olsa da bu açıdan İlber Ortaylı, Celal Şengöre göre ‘akmasa da damlamaktadır’

İlgili Haberler