Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere

[dropcap]T[/dropcap]arihinin her dönemi trajik olaylar, ölümlerle dolu olan bir ülkede yaşıyoruz. Ancak geçtiğimiz günlerde Dağlıca’da yaşanan trajedi, bu topraklar için dahi alışılmadık derecede acı günler görme ihtimalimiz olduğunun sinyalini verdi.  Bu ülkenin gencecik evlatları Dağlıca’da hayatını kaybetti. Henüz sayılarını bile bilmiyoruz. Ancak “genç ölüm”ün acısını biliyoruz. Onunla tanışalı, acısını hiç unutmayacak şekilde hafızamıza kazıyalı çok oluyor. Bizi acı konusunda daima diri tutan bir ülkede, coğrafyada yaşıyoruz.
Geliyor diyorduk. Artık savaşı yaşıyoruz. Suruç’ta gencecik devrimcilerin katledilmesinin ardından her gün daha fazla hissediyoruz… Savaşın Türkiye’deki gerçekliği bir edebi kurgu olsa abartılı bulacağımız derecede trajik. Çocuğunun ölüsünü buzdolabında saklamak zorunda kalan bir aile… Bir romanda okusak “yazar da amma abartmış” diyeceğimiz derecede trajik olaylara tanıklık ediyoruz. Kurgu dünyasında abartılı bulacağımız olaylar ile gerçek hayatta yüzleşmek… Coğrafyamızın bize “armağan”ı diyor, yumruğumuzu sıkıyoruz.
“Barış süreci” diye tanımlanan hukukun bozulması ile pek çok askerimiz hayatını kaybetti. Fakat geçtiğimiz 30 yıldan farklı olarak cenazelerdeki öfkenin birinci muhattabı siyasi iktidar, yani Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti oldu. Bir yarbayın, kardeşinin cenazesindeki çığlığı bunun en net örneklerinden biri oldu. Hala çoğumuzun aklında.
Demek ki halkımız “acı”nın yanında “katil”i tanıma yordamını da kazanmış durumda. Bu geçtiğimiz yıllardan farklı bir duruma işaret ediyor. Halk “saray”ın savaşının “kulübeler”e ateş düşürdüğünü öğrendi. Öğreniyor.
Halka öncülük etme iddiasındaki kimi kesimlerin ise, maalesef bu konuda halkın gerisinde olduğunu görüyoruz. Hürriyet Gazetesi’nin AKP’liler tarafından basılmasının “başlangıç” sayılabileceği “terör karşıtı eylemler” dizisi dün onlarca HDP binasının basılmasıyla devam etti. Bu ve benzeri şiddet olaylarını önemli ölçüde bu ülkenin hemen hemen her kanlı uğrağında imzası olan MHP tabanı tarafından yürütüldüğünü biliyoruz. Mecliste AKP’ye koltuk değnekliği yapan MHP, sokakta da saray taşeronluğuna devam ediyor. Şaşırıyor muyuz? Elbette hayır.
Bu linç sürüsüne öncülük etme iddiasında olan bir özne daha var. “Yürüyen savaş saray savaşı değil halk savaşıdır” diyen TGB ve Vatan Partisi çevresi. Pek çoğumuz gelinen nokta itibariyle buna da şaşırmıyoruz belki. Ancak halka öncülük etme iddiasında olan, kendini “solcu” olarak tanımlayan, üstelik Gazdanadam Festivali sürecinde beraber çalıştığımız genç arkadaşlarımızın da burada yer almasını doğaldır ki o kadar kolay sindiremiyoruz.
Dün sosyal medyada dönen tartışmaların ardından TGB bugün bir açıklama yapmış ve HDP binalarına yapılan saldırılarla bir ilgisinin olmadığını söylemiş. Bu açıklamanın arkasından polisiye bir araştırma yapmak, video vb. belgelerle açıklamayı çürütmek tercih edilebilir ancak anlamsız bir yöntem. Çünkü hepimizin bildiği temel bir yasayı hiçe saymamıza sebep olacak: Siyasi eylemler sonuçları itibariyle değerlendirilir. Niyetleri itibariyle değil.
Dün yapılan eylemlere katılan, hatta öncülük etmeye çalışan TGB, sokağa çıkarttığı toplamın siyasi tavrını ve linç potansiyelini elbette biliyordu. Bu ülkede uzun süredir “muhalif” konumunda olan ve çeşitli saldırılara uğrayan herkes gibi. Kontrol etme yeteneğine sahip olmadığı milliyetçi toplamlarla saray aleyhine tek bir slogan atmadan yürüyen bir özne, doğrudan binalara saldırsa da saldırmasa da saldırıdan sorumludur. Hatta, tek başına hiçbir konuda sesini çıkaramayacak korkak ve ilkel bir toplama HDP binalarına saldırmalarına olanak veren bir zemin sunduğu için suçu saldırganlardan daha büyüktür. Siyaset sorumluluk işidir. Sebep olunan eylemin sorumluluğu eylemi örgütleyen özneye aittir.
Daha önemlisi, TGB’nin bu tavrının bir bütünlüğe oturmasıdır. Ortada tekil, tesadüfi bir olay değil, siyasal bütünlüğe oturan bilinçli bir eylem vardır. Uzun süredir AKP karşıtlığını buzdolabına kaldıran TGB, doğaldır ki yaşanan asker ölümlerinden AKP’yi sorumlu tutmamaktadır. Halk sarayı hedef alırken hedefi saptırmaya çalışmanın, tarihinin akışının önünde durmaya çabalamanın anlamı oldukça açıktır:
TGB bugün saraya kalkan olmaktadır. Buradaki bazı arkadaşlarımız niyetler aleminde “Mustafa Kemal’in askeri” olabilir. Ancak siyasette, yani gerçekte Mustafa Kemal’in yıktığı saltanatın temsilcilerinin muhafızıdır. Oldukça açık, sarayın muhafızı, cumhuriyetin düşmanıdır. Demek ki bizim de…
“Genç ölüm”ü tanırız demiştik. Bu coğrafya tanıttı. Bugün gelinen noktada Haziran’ın görkemli günlerinde AKP’ye karşı örgütlenmiş en kitlesel eylemlerden birini beraber örgütlediğimiz arkadaşlarımız safını seçmiş durumda. Saraya kalkan olmak isteyene diyecek sözümüz elbette yok. Ancak bu mevzide savaşan eski dostlarımız bugün bizim için “genç ölüm”lerden biridir. Siyaseten ölmüşlerdir. Artık Hürriyet ve Cumhuriyet kavgasının değil, sarayın cephesindedirler.
Hürriyeti ve Cumhuriyeti için sokakları saltanat düşkünlerine dar edecek gençlerden bu ülkede milyonlarca var. Biliyoruz. Sarayla ve MHP ile aynılaşmak isteyenleri kendi tercihleri ile baş başa bırakıyoruz. Safını seçmek isteyen gençliğe, Türkiye’nin devrimci gençliğinin en değerli figürlerinden birinin, Mahir’in sözlerini hatırlatıyoruz:
“Aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere”

İlgili Haberler