İhmalin Açık İfadesi: Şarbon Tehlikesi

Gamze Ertem – Ankara Üniversitesi

Tohumda satın alımlar sürüyor, buğdayda gümrük vergisi sıfırlandı, fiyatlar yüzde 100 arttı çiftçi gübre alamıyor, yeme 7 lira zam geldi, çiğ süt fiyatlarında kriz…Bu başlıklar geçtiğimiz haftanın haberlerinde yer alanlardan sadece birkaçı. Bu haberler halk sağlığını hiçe sayan, gıda kaynağına yönelik kontrolleri dahi ortadan kaldıran tarım politikalarıyla artık şaşırmadığımız haberler haline geldi. Bahsedilen gerilemenin son halkası ise Kurban bayramının ardından son dakika haberleri ile bize kendini hatırlatan, çocukluğumuzdan ismine aşina olduğumuz bir hastalık: şarbon .İthal etlerdeki hastalık haberlerini ilk defa duymadık tabi. Bundan öncesinde ithal etlerde ”E.colı 0157” hastalığı tespit edilmiş ve 2011-2012 yıllarında Polonya’dan ithal edilen sığır etlerinde “Deli Dana” gözlemlenmişti. Hatta dönemin Tarım Bakanlığı uzmanları, söz konusu etlerin hastalıklı olup olmadığını (tahlil sonuçları Lehçe olduğu için) anlayamadıklarını belirtmişlerdi.

Şarbon, kısaca, genellikle geri kalmış ve gelişmekte olan bazı ülkelerde gözlemlenen bakteriyel bir hastalık. Şarbonun insandan insana bulaşma ihtimali düşük; bu hastalık daha çok sığır, koyun, keçi ve deve gibi ot yiyen hayvanlarla temas ve enfekte olmuş hayvan etinin tüketilmesiyle bulaşan bakteriyel bir enfeksiyon hastalığı. Hastalığın mikrobu Bacillus antracis denen bir bakteri. Bu sporlu bakteri çok dayanıklı olup hayat açısından elverişsiz koşullarda dahi on yıllarca dayanabiliyor ve 140 derece santigrat gibi yüksek bir sıcaklıkta bile 30 dakikaya kadar hayatta kalabiliyor. Hayvanların otlanma alanında, meralarda ve toprakta bulunan bu bakteri hayvanlara ise hem temas hem de solunum yolu ile bulaşabiliyor. Şarbon, belirtilerine göre üç gruba ayrılıyor: deri şarbonu, akciğer şarbonu ve bağırsak şarbonu. Bağırsak şarbonunda tedaviye rağmen ölüm riski yüzde 50’dir. Son zamanlarda ülkemizde gözlenen şarbon tipi ise deri şarbonu, zaten gözlemlenen vakalarının %95’i bu tür içerisinde sınıflandırılıyor. Peki kamu sağlığı açısından ciddi bir risk teşkil eden ve ülkemizde yıllardır karşılaşılmayan bu hastalık tekrardan nasıl gündemimize girdi?

Et ve Süt Kurumu Kurban Bayramı öncesi Brezilya’dan 3 bin 959 büyükbaş hayvan ithalatında bulundu. İthal edilen bu hayvanlardan yaklaşık %50’sinin tutuldukları çiftlikteki ölümleri üzerine çiftlikte araştırma yapan Gölbaşı Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri ise bu hayvanların ölümüne şarbon hastalığının sebebiyet verdiğini tespit etti. Çiftlik şarbon şüphesiyle karantinaya alındı ve bu haberle birlikte skandallar birbirini takip etti. Gölbaşı’nın ardından Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Karadoruk köyü karantinaya alındı, ardından İstanbul’da 32 şarbon şüpheli başvuru olduğu kamuoyu ile paylaşıldı. Tüm bu şarbon haberleri arasında işletme mezunu olduğunu bildiğimiz Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli, bize Çernobil faciası sonrasında radyasyonlu olma ihtimali olan çayların rahatlıkla tüketilebileceğini söyleyen Cahit Aral’ı hatırlatan bir açıklamayla, 2018 yılında 79 noktada şarbon tespit edildiğini, etlerin geldiği işletmelerin karantinaya alındığını, rahat rahat et yiyebileceğimizi dile getirdi.

İthalat rekorlarını hayvancılıkta da sürdürüp Avrupa lideri olurken, canlı hayvanlarla birlikte hastalıkları da ithal ediyoruz. Bu noktaya zincirleme kazalar gibi geldik. 1990’ların başında özelleştirmeler dalgasının bir parçası olarak SEK, EBK ve YEMSAN gibi KİT’lerin satılması ve ülkemizin neoliberal politikalarla entegrasyonu ile birlikte süreç hızlanmış, tekelleşmenin karşısında ayakta kalamayan küçük işletmelerin iflası ve meraların ve tarım alanlarının tarım dışı kullanıma tabi olmalarıyla birlikte Türkiye hayvan ithalatında Avrupa birincisi ‘payesine’ kavuşmuştu. Uzmanlar, ithal etle birlikte gelebilecek sorunları, hastalıkları tartışmaya açsa da, iktidar hiçbir uyarı dikkate almadı. İşte bu sürecin sonucu olarak biz bugün şarbon skandalıyla, gıda kriziyle karşı karşıyayız.

İthalat aşamasında yapılan kontrol ve denetimlerden geçen hayvanların şarbon taşıdığının tespit edilememiş olmasının sebebi büyük bir sır gibi saklanıyor olsa da, aslında bu gizemi çözmek çok basit. Eski Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Fakıbaba döneminde yürürlüğe koyulan uygulamalara kadar hayvan ithalatı yapılabilmesi için Tarım Bakanlığı tarafından veteriner hekim görevlendirilmesi gerekiyordu. Veteriner hekim ithalatın yapılacağı ülkede hayvan seçiminde bulunuyor ve hayvanları sağlık kontrolünden geçiriyordu. AKP Türkiyesi’de ise tek kontrol gümrük kapısında görevli veteriner tarafından yapılıyor. 6 ay öncesine kadar, damızlık olarak ithal edilen hayvanların kontrollerinde bir de zooteknist ziraat mühendisi bulunuyordu. Laboratuvardan alınan ilk kontrol sonuçlarının yüzde yüz garantili olmaması sebebiyle, ithal edilen hayvanların hem ithalat ülkesinde hem de Türkiye’de 21 gün karantina altında tutulması gerekiyor. Ancak bu işlem maliyetleri yükselttiği için çoğu zaman sadece kağıt üzerinde yapılıyor. İthal hayvanların kontrolleri ise ciddi bir denetim altında tutulmuyor.

AKP Türkiyesi’nde halk sağlığını, firmaların karlılığı karşısında hiçe sayan politikalar ve uygulamalarla halk sağlığıyla doğrudan ilişkili olan gıdaların kendileri ve kaynakları hiçbir denetim ve kontrol olmaksızın ülkemize giriyor. Gıda ithalatını denetleme yükümlülüğünde bulunan kurumların ise hiçbir yaptırımla karşı karlıya kalmadan “yahu biz imzaladığımız ithalat anlaşmasının dilini bilmiyorduk” deme cüretinde bulunan ‘uzmanların’ elinde bulunması bu ticaret alanını büyük bir rant kapısı haline getirmiş durumda. Tabi ki de olan yine hastaneden hastaneye dolaşmak durumunda bırakılan emekçilere oluyor. Krizlerin ülkesinde unuttuğumuz, bazılarımızın yalnızca çocukluğumuzda izlediği Levent Kırca skeçlerinden hatırladığı bir hastalık ülkemizde tekrardan görülüyor. 16 yıldır sürdürdükleri ölüm fermanı niteliğindeki tarım politikalarının sonucunda köylerde bile sürü hayvanlarına nadiren rastlanıyor. Haksız rekabet ortamında nefes alamayan çiftçi yıllarca emek verdiği toprağını terk etmek zorunda kaldı. İçtiğimiz su gibi yediklerimiz de politikleşiyor ve tüm bunlara politik cevaplar vermemiz gerekiyor, halk sağlığını hiçe sayan bu politikalardan geç olmadan vazgeçilmesi gerekiyor.

 

İlgili Haberler