İZBAN grevinin düşündürdükleri

Mithat Çelik

İZBAN grevi İzmir’in ötesinde tüm ülkenin gündemi haline geldi. Şaşırtıcı değil, 4.5 milyonluk bir kentte ulaşımın omurgasını oluşturan bir hattan söz ediyoruz. 136 kilometreye yayılan, 40 istasyonu bulunan ve günde 400 bin civarı insan taşıyan bir hat. Ve bu hatta insanca yaşayacak ücret ve sosyal haklar talebiyle greve çıkarak hayatı durduran 343 işçi.

Sınıf mücadelesi öğretiyor. Öncelikle emeğin toplumun kurucu bileşeni olduğunu, erişebildiğimiz tüm mal ve hizmetlerin, tüm zenginliğin işçinin emeğiyle üretildiğini hatırlatıyor. Bir de içinde yaşadığımız düzenin sınıfsal karakterini ve işçilere kimin dost kimin düşman olduğunu.

İZBAN işçilerinin çalışma koşulları ve talepleriyle başlayalım. İZBAN’da işçi ücretleri bin 883 ile 2 bin 389 TL arasında değişirken ikramiyelerle birlikte bu miktar birkaç yüz lira daha artıyor. 2 yıllık toplu sözleşme için işçiler ilk yıl yüzde 27 net, ikinci yıl da enflasyon oranında zam isterken İZBAN yönetimi önce yüzde 16, greve kısa bir süre kala ise yüzde 22 zam önerdi. Maaşlara önerilen zamların yanında ikramiye gün sayılarında da anlaşılamadı.
Resmi enflasyon yüzde 20’nin biraz üzerinde, milyonlarca emekçinin enflasyonu ise yüzde 30’lardayken işçilerin talep ettiği zammın haklı olduğu tartışmasız. Üstelik İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu “Verilecek en iyi oranı verdik” “Hiçbir yerde verilmeyen zammı teklif ettik” derken asgari ücretin yüzde 26 zamlandığını da unutmayalım.

Yeri gelmişken, büyük resmi gören kimi “muhaliflerin” “Grev neden seçim öncesinde yapılıyor?” ve “Neden başka yerlerde değil de burada?” soruları da anlamsız. Çünkü sendikal örgütlülüğün olduğu iş yerlerinde yetkili sendikayla işveren arasında süreli toplu sözleşme yapılır ve süre dolduğunda taraflar arasında toplu görüşme yapılır. Uzlaşılırsa sözleşme yenilenir, uzlaşılamazsa işçiler arasında oylama yapılarak grev yapılıp yapılmayacağına karar verilir. Toplu sözleşmenin seçim öncesinde sonlanmış olması bu anlamda yalnızca sendikanın tasarrufunda değil.
İZBAN grevinin CHP’deki yansımaları, ana muhalefette işçi düşmanlığına ve basiretsizliğe dair çok şey gösteriyor. Yukarıda aktardığımız sayısal veriler ortadayken grevi “siyasi amaçlı” diye yaftalayan belediye başkanı ve ona eşlik eden eski DİSK Başkanı taze milletvekili Kani Beko, CHP’ye umut bağlayan solcular için utanç kaynağı sayılmalıdır. İzmir’de ulaşımın sekteye uğramaması ve CHP’nin seçim öncesinde sıkışmaması için çare aramaları doğal olsa da solculuk iddiasındaki bir siyasi partinin çareyi işçilerin haklı taleplerini dikkate almakta değil de grev düşmanlığında araması düşündürücü. Eğer sürecin başında ikincisi değil de ilki tercih edilseydi AKP İZBAN’daki durumu koz olarak kullanamazdı diyeceğiz ama daha İZBAN’da söylediği yalanın ifşası tazeyken İZENERJİ işçilerini polise dövdürmekten utanmayan bir anlayişla karşı karşıyayız. Herhalde İzmir’i cepte görmenin rehavetiyle davranıyorlar ama lafı dolandırmaya gerek yok, bu kafadan iktidar çıkmaz, çıksa da AKP’den farkı olmaz.

Bunun yanında CHP’deki ne yapacağını bilememe hali de bu partinin iktidar olmayı istemediğini düşündürüyor. Daha geçtiğimiz ay “CHP’li belediyelerde asgari ücret 2200 TL olacak” diyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu miktarın altında kalan ücretleri işçilere dayatan kendi belediyesine söyleyecek sözü yok mu? Ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD, yani hükümetin yarı yarıya ortak oldukları, yani işçiye dayatılan yoksulluk ve karşılığında gelen grevden her iki tarafın da sorumlu olduğu tabloda Kocaoğlu neden hükümeti aklamaya çalışırcasına kendini ortaya atıp işçi düşmanlığının sorumluluğunu kimseye bırakmıyor? Beceriksizlik mi, yoksa tekrar aday olmayacağını açıklayan Kocaoğlu’nun partideki kurultay tartışmalarında ters düştüğü Kılıçdaroğlu’na son dakika golü mü bilemiyoruz.
Son dakika golü demişken, ana muhalefet bu durumdayken altın golün Erdoğan’dan gelmesi sürpriz olmadı. CHP’nin “İktidarın İzmir’e operasyonu” diye yaftaladığı grev, kendi iktidarında grev yaptırmamakla övünen muktedir tarafından “Baktık ki çözemiyorlar, grevi iki ay erteledim. Çünkü yetkim iki ay” sözleriyle yasaklandı. “Çünkü yetkim iki ay” yani yetkisi olsa “Canım öyle istedi” deyip toptan yasaklayacak.

Sınıf mücadelesi öğretiyor dedik. Temel dersleri yukarıda saydık. Öğretilenler iktidarın formülüyle devam ediyor. Gericiliğin, işbirlikçiliğin, işçi düşmanlığının baş temsilcisiyle mücadele şu ya da bu sağcıya, AKP’nin çöpe attıklarına yanaşarak değil, işçilerin ve dostlarının örgütlülüğüyle başarıya ulaşabilir. Sağcılardan sağcı beğenen, işçiye dost mu olsak düşman mı bilemeyen bir kafadan da iktidar alternatifi çıkmaz. Çünkü hangi partiye yakın olursa olsun, İslami ya da seküler olsun, patron sınıfı için AKP tarzı yönetim bulunmaz nimettir.
Sınıf mücadelesi sınıfa da öğretiyor. Dostunu, düşmanını, kavgaya girdiğinde kimin yanında kimin karşısında olduğunu…

İlgili Haberler