Nasıl kazanacağız?

Birsen Özge Gökçe

Kadın hareketi, Osmanlı’nın son yıllarına kadar uzanan ve kimi noktalarda kitleselleşme örnekleri yakalayan bir mücadele birikimine sahip olsa da, en büyük kitleselleşmenin son birkaç yılda yaşandığı aşikar. Bu kitleselleşme ise, özellikle Gezi Direnişi’nden itibaren birçok farklı kesimin ilgisini çekmeye başladı. İktidarın gerici ve kadın düşmanı politikalarının karşısında her sene daha kalabalık geçen kadın yürüyüşleri, yürüyüşe katılan kalabalıkların tepkisini doğrudan iktidara yönelttiğini gösteren söylemlerin artması ve kadın hareketinin kendine has dışavurumculuğu ile kadınlara dayatılan muhafazakar kalıpları alaşağı eden dikkat çekici tarzı; kadınların iktidar tarafından kendilerine sunulan yaşam tarzını kararlılıkla reddettiğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak bu kitleselleşme ile ters orantılı olarak hem solun hem de ana akım kadın örgütlerinin, kadın hareketinin kendi yöntem ve tarzını politik taleplerle buluşturabilen bütünlüklü bir programa ve stratejiye işaret edememesi büyük bir boşluğu gösteriyor. Yakın tarihimizin açıkça gösterdiği üzere, teslim alınamayan büyük kalabalıklar ne yazık ki bütünlüklü bir program ve strateji ile buluşmadıkça kazanmak için yeterli olmuyor. İşte bu sebeple 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde “Kadınlar Kazanacak” derken, “Nasıl Kazanacağız?” sorusu üzerine de tartışacağız.

Kadın hareketi alanına biraz daha yakından baktığımızda, ana akım kadın örgütleri ve soldaki geri bir eğilim ile temsilini bulan ve birbirinden oldukça farklı görünmesine hatta çoğu zaman birbiriyle polemik yapmasına rağmen zaafları söz konusu olduğunda birbirine oldukça yaklaşan iki baskın yaklaşım görüyoruz.

Bu iki yaklaşıma kısaca göz atacak olursak ilkinin; temsilini solun geri bir eğilimi olarak bulan, kadınların en temel güncel taleplerini bile kapsamaktan aciz bir hat olarak kendini gösterdiğini söylemek mümkün. Kadınların tarihsel kazanımları söz konusu olduğunda, bu hakların kadınlara altın tepside sunulmadığı gerçeğini göz ardı eden ve kadınların kazanımlarını kendileri dışında gelişen süreçlere borçlu olduklarını iddia eden bu yaklaşım; kadın mücadelesinin tarihsel olarak ilerletici yapısını görmekten uzak olduğu için bugün de kadınların güncel taleplerini sahiplenmekten geri kalıyor. Kadın hareketinin yıllar içinde geliştirdiği kendine has dışavurumcu yöntem ve tarzını sahiplenmekten uzak kalan bu eğilim, her 9 Mart sabahı kadın yürüyüşlerindeki söylemlerin mücadeleyi laçkalaştırdığını iddia ederek kendini gösteriyor.

Ana akım kadın örgütlerinde somutlanan ikinci yaklaşıma baktığımızda ise, iktidarın kadın düşmanı politikalarının siyasal islam ile ilişkisini görmezden gelen ve kadınların güncel taleplerini kapsasa da aslında bu güncel taleplerin ana başlığı olan laiklik talebini sahiplenmekten uzak kalan bir eğilim görüyoruz. Bu yaklaşımın en radikal uzantısı ise minibüste şort giydiği için kadın düşmanı bir şeriatçı tarafından şiddete maruz kalan kadın gündeminde dahi gericilik karşıtlığı dile getirildiğinde erkek şiddetinin gericilik adı altında gizlendiği eleştirisini yapan bir hat olarak karşımıza çıkıyor. Aydınlanma ve modernleşme süreçlerinin kadın hareketlerinin oluşmasının maddi koşullarını sağladığını görmezden gelen bu yaklaşım, ülkemizde açıkça gericilik eliyle palazlanan kadın düşmanlığı karşısında bütünlüklü bir politika üretmekten tamamen aciz kalıyor. Dolayısıyla çoğunlukla güncel kazanımlara sıkışıp kadınlar için nihai bir zafer stratejisi sunmuyor.

Laiklik talebinin kadınlar için neden önemli olduğu sorusuna gelecek olursak, öncelikle aydınlanma ve modernleşme süreçlerinin kadınlar için ne ifade ettiğini hatırlamamız gerek. Bu süreçlerinin kadınların toplumsal yaşama katılımının önünü açması, kadınların bu süreçlerden neden toplumun geri kalanı kadar yararlanamadığını sorgulamasını sağlayarak kendi talepleri için kendi yöntemleri ile mücadele etmesini sağlamıştır. İngiltere’de Sufrajetler, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Nezihe Muhittin’ler ile somutlanan bu durum açıkça göstermektedir ki, aydınlanma ve modernleşme süreçleri kadın hareketlerinin maddi koşullarını oluşturmuştur. Bugün geldiğimiz noktada ise ülkenin tüm ilerici birikimine açılan savaş kadınlar için Cumhuriyet tarihinin en sistematik saldırısı anlamına gelmektedir. Ülkemizde kadınların eşitliğini dahi fıtratlarına uygun görmeyen gericilik artık toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirmenin ötesinde, sistematikleştirip kurumsallaştırmaktadır. Müftülere resmi nikah kıyma yetkisi verecek yasa tasarısını meclise medeni kanunun yıl dönümünün hemen öncesinde sunacak kadar tarihsel sürekliliğe sahip bir iktidar karşısında ana akım kadın hareketinin laiklik ile arasına koyduğu büyük mesafe açıkça eleştirilmeli.

Aydınlanma ve modernleşme süreçlerinin kadınların tarih sahnesine siyasi özne olarak çıkışının maddi koşullarını oluşturmasının yanında ise, bu süreçlerin kendi ideallerini sonuna kadar götürmekteki aciziyeti kadın hareketinin bugünkü kendi talepleri için kendi örgütlenmeleri ve kendi yöntemleri ile mücadele eden tarzının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Kadınlar ülkemizde de Osmanlı’nın son yıllarından itibaren başlayıp Cumhuriyetin ilk dönemine kadar devam eden mücadele birikimleriyle hem aydınlanma sürecinin organik bir parçası olmuşlar, hem de kazanımlar elde etmişlerdir. Bunlara örnek olarak istibdat yıllarında peçeye karşı bugün ana akım kadın hareketinin çoğunluğunun uzak duracağı bir netlikle mücadele eden kadınlar ve cumhuriyetin ilk yıllarında seçme ve seçilme hakkını kazanan kadınlar gösterilebilir.

Toparlayacak olursak, kadınların kendi mücadele deneyimleri bize kadınların eşitliği ve özgürlüğü kadın dayanışması olmadan kazanamayacaklarını açıkça göstermiştir. Ancak aynı zamanda aydınlanma ve modernleşme süreçlerinin kadın hareketi için açtığı alan kadınlar için laikliğin yaşamsal bir talep olduğunu da ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bugün, kadınların kendi mücadele yöntemlerini ya da kadınların laiklik talebini sahiplenmekten aciz kalan iki yaklaşımın ötesinde kadın dayanışmasının laiklik mücadelesi ile buluşturulması kadınlar için hayati önem taşımaktadır. Burada hali hazırda birbirinden kopuk iki bambaşka olgunun birbirine karıştırılmasından değil, kadın hareketi ve laiklik mücadelesi arasında birbirini ileri çekebilen bir ilişkilenme zemininin oluşturulmasından bahsediyoruz.

Bu ilişkilenme zemini ise örneklerini ülkemizin modernleşme tarihinde 1908’e giden sürecin organik bir parçası olan, 1908 sonrasında toplumsal ilerleme ile birlikte kitleselleşen, 1923 sonrasında ise seçme ve seçilme hakkı için mücadele eden kadınlarda buluyor. Bugün siyasal islamla birlikte kadınların hayatının her alanını kuşatan kadın düşmanlığının, ülkenin tüm ilerici birikimine savaş açanların, istibdat rejiminin devamcılarının karşısında kadın hareketinin laiklik mücadelesi ile sağlıklı bir ilişki zemini elde etmesi ve bunu kadın hareketinin kendi yöntemleri ile buluşturması büyük önem taşıyor.

İlgili Haberler