Rus Avangardını Yeniden Düşünmek

Vedat Torun

Vladimir Tatlin “Anıtım çağın bir simgesidir, onda sanatsal ve yararlı formları birleştirerek sanat ile hayat arasında bir çeşit sentez yarattım.”

Anatoli Lunaçarski “Proletarya, hayat ile, geçmişin egemen sınıflarının ilgilendiği sanat arasındaki keskin ayrıma nihayet son vermelidir.”

Aleksandr Rodçenko “Yoksulların pis ve iç karartıcı dünyalarındaki mücevher olarak sanata ölüm! Yaşanmaya değmez bir hayattan kaçmanın aracı olarak sanata ölüm!”

 

Bir uyarıyla başlayalım. Avangard bir sanat akımı değil, modernlikle başlayan realizme karşı, belli bir dönemin sanatçılarında ortaya çıkan tavırdır. Avangard, bir tavır olduğu kadar bir dönemin ve aynı zamanda sanattan, mimariye ve tasarıma kadar çok geniş bir alanda yer bulmuş bir hareketin adıdır. Avangard hareketi pek çok akım geliştirmiştir tabi içerisinde. Rusya açısından bakarsak bunların başında Maleviç’in temsil ettiği Süprematizmle, Tatlin’in temsil ettiği ve takipçilerinin Makine Sanatı[1] dediği Konstrüktivizm gelir. Yazımız bir sanat tarihi yazısı olmadığı ve akademik bir çabayı yansıtmadığı için bu donuk bilgilerle devam etmeyeceğiz. Bunun yerine yazımız SSCB’de Avangard’dan Sosyalist Gerçekçiliğe geçişin eleştirisi niteliğindedir.

Avangard’a Dair Birkaç Not

Avangardı en iyi açıklayan, tüm akımlarındaki ortak karakteristik özellik halkın ve verili toplumsallığın algısını sanatlarının bir belirleyeni olarak kabul etmemeleridir. Avangard sanatçılar tam bu nedenle entelektüel sanat hücreleri biçiminde örgütlenmişlerdir. Toplumun verili estetik algısının sınırlarına seslenen müze ve diğer sanat kurumlarıyla hep bir mesafe içerisinde olmuşlardır. Avangardın bu yıkıcı karakterine rağmen kendi içerisinde düzenle barışık eğilimler de ortaya çıkmıştır elbette. Fakat söz konusu bu eğilimler bir sapma olduğu gibi Rus Avangardında kendisine yer bulamamıştır. İki hat belirlersek, bizim sahiplendiğimiz kesim, yani Avangardın önemli bir kesimi ve aynı zamanda büyük temsilcileri anlaşılma kaygısını reddetmekle beraber eylemini toplumsal zeminde kurmanın yollarını aramıştı hep.

Bu konuyu biraz daha açmak isterim. Bolşevikler ve Lenin’le zaman zaman gerilim ve hatta çatışmaya varan anlaşmazlıklar yaşasa da bence Avangardların kültür-sanat anlamında halkla kurmak istediği ilişki, politikada Jakobenlerin ve Leninizmin halkla kurduğu ilişkiye benzemektedir (Bu iddialı söylemi sonraki yazıda ele almayı umuyorum). Evet Avangardlar halk tarafından anlaşılma kaygısını net bir şekilde reddediyordu. Daha doğrusu konumlarını halkın ve mevcut ilişkilerin belirli sınırlarına göre oluşturmuyorlardı. Fakat onlara göre halkın ve işçi sınıfının nasıl ki politik mücadelede öncülere ihtiyacı varsa, sanat ve kültür alanında da öncülere ihtiyacı olacaktı. Çünkü salt var olanın gözlemine dayanan ampirist-mantıkçı yaklaşım gerçeği açıklamaya yetmezdi. O halde doğanın verili halinin gözlemine dayanan bir yansıtma tarzı olarak sanatta realizm gerçekliğin sadece bir yanılsamasını oluşturuyordu. Şu anın maddesel açıdan kavranması geleceğin düşünülmesiyle mümkündü. Ancak sanatta ve kültürde egemen olan ütopyacılık ve fütürizm, reel yaşamda ve politikada ilerici mücadelelerin üstünde gezindiği zemini eritip şekil verilebilir hale getirebilirdi. Köylülüğün yoksulluğuna vurgu yapan devrim öncesi Rus Sosyal Realizmi kaba materyalistse Avangard’ın belli bir kesimi bırakalım sapmayı olsa olsa diyalektik materyalisttir. Ve bu iyi bir şey değil de nedir?

Gerçi Süprematizmin kurucusu Maleviç sanatın bu dönüştürücü gücüne biraz daha fazla önem verdiği için “sanatın siyaseti” diyerek siyasi kurumların toplumsal dönüşümdeki rolünü resmen reddetme noktasına gelmiş ve idealist bir sanat misyoneri pozisyonuna yönelmiştir. Tatlin’e göre ise maddi olanın bilgisine ulaşmak onun üzerinde dönüştürücü bir etkiye sahip olmakla mümkündü. Maddeyi onunla uğraşarak tanıyabilir ve insancıl kılabilirdik. Maleviç’in maddenin formunu en soyuta indirgeyen sanatıyla Tatlin’in yine çıkış noktası soyut olmakla birlikte sanayiye ve toplumsal üretimin gücüne olan hayranlığının arasındaki bu ayrım onları büyük bir kavgaya götürecekti. Ali Artun bu ayrışmaya ilişkin kitabında şöyle bir anektod paylaşır, “Devrim’i izleyen dönemin estetik politikasını da, müzecilik politikasını da belirleyen, bu iki büyük hareket ve onların liderleri olan Maleviç ile Tatlin’dir. Aralarındaki gerilim daha bu sergide -0.10. Son Fütürist Pentür Sergisi- su yüzüne çıkar ve hatta yumruk yumruğa bir kavgaya yol açar. Sonunda süprematistler ve konstrüktivistler sergilerini ayırırlar.”

Bu iki hareket arasındaki ayrışma bir tarafın mutlak zaferiyle sonuçlanmamış ve her iki harekette devrimden sonraki birkaç yıllık paylaşımlı iktidarlarında yaptıklarıyla koskoca bir miras yaratmışlardır. Niyetleri bir miras yaratmak olmasa da.

Devlete Karşı Devlet – Sanata Karşı Sanat

Niyetleri miras yaratmak değilse bu sanatçılar neyin mücadelesini verdiler. Tek bir cümleyle sanatı öldürmenin. İlk bakışta çelişkili gibi görünen bu mücadele aslında çözümün ipuçlarını veriyor. Avangarda göre sanat bir uzmanlık olarak tüm kurumlarıyla; müzeleriyle, akademileriyle ve çok sonraları peydahlanan galerileriyle çürük ve istendik olmayan bir yaşamın kaçış noktasını oluşturur. Hatta despot ülkelerde ve monarşilerde zaten derdi umursanmayan halk için kaçış bile olamaz ve saray erkânının eğlencesi halini alır. II. Abdülhamid’in ‘modernizmi’ de budur, Çar Petro’nun koleksiyonculuğu da. Dolayısıyla Avangardlar hayatın kendisini estetik kılarak sanatı ve sanatçı olarak kendilerini yok etmek istemişlerdir. Miras yaratmak ve eserlerinin yüz yıllarca müzelerde sergilenmesi hiçbir zaman dertleri olmamıştır. Onlar hayatı ele geçirmek istemişlerdir. Erken dönemde devrim iktidarıyla kurdukları ilişkide buraya dayanır. Bolşevikler devleti Marksist perspektiften gördükleri için nihai amaçları devleti yıkacak bir devrimci devlet ve toplum inşa etmekti. Zaten devletin devrimci kalmasını sağlayacak olan da kültürel yaşamın devrimcileşmesiyle mümkündü. İşte tam olarak Avangardlar bunu istemişlerdi, kültürün ve yaşamın devrimcileşmesi, yeni bir hayatın inşası. Devasa kent tiyatrolarıyla ve mimari projelerle başarmayı istedikleri şey yepyeni bir kültürün yaratılmasıydı. Onların bu fütürizmi tüm modern akılcı sınırlamaları katı bir biçimde reddederek yeniyi ve ütopyayı canlı tutmak istiyordu. Bu cesaretleri devrimci politikalara ve yeni bir yaşamın mümkün olabileceğine dönük inanca da ilham oluşturdu.

Sosyalist Realizme/Gerçekçiliğe Geçiş

Sosyalist Realizm kaynağını devrim öncesi Rus Sosyal Realizminden almıştır. “1863’te akademinin dayattığı estetiğe karşı çıkan on dört mezun, okullarıyla ilişkiyi keserek kendi ‘akademi’lerini kuruyor: Petersburg Serbest Sanatçılar Arteli. Bu anti-akademik akım sonradan “Gezginler” adını alacaktır.”. Bu hareket dönemin İmparatorluk estetiğinin akademik dayatmalarını reddediyordu. Rus köylüsü açlık içerisinde kıvranırken saray mensuplarının portrelerini yapmak istemeyen bu sanatçılar gerçekleştirdikleri kopuşun ardından halkın yoksulluğunu ve gücünü gözler önüne seren realist çalışmalar yaptılar. Artun’un da dediği gibi bu kopuş sadece içerik bağlamında kaldı. Bu halkçılığa yöneliş üslup bakımından onları etkilememişti. Soylu portreleri yerine yoksul portreleri yaptılar.

Realizm verili olanın muhafaza edilmesini salık verir. Verili olanı epikleştirir ve tahkim eder. Formu basitleştirip yaratığı soyuttan yeni bir somutun inşasına çağırmaz. Bu yüzden devrimcinin değil egemen olanın sanatı olabilir. Nitekim Rusya’da Avangard’ların kısa iktidarından sonraki boşluğu dolduran, Rus Sosyal Realizminden “esinle” icat edilen Sosyalist Gerçekçilik de aynı çizgiyi temsil eder. Realizm, Sosyal Realizm ve Sosyalist Realizm bir bütün olarak verili durumu tahkim etmeye dönüktür. Aralarındaki en iyi niyetlisi ise Sosyal Realizmdir. Sosyalist realizmin SSCB’de resmi sanat akımı haline gelmesi bugün, Ekim Devrimi’nin ve Avangard iktidarının 102. yılında hala sıkıntısını çektiğimiz ütopya yitiminin başlangıç tarihidir. Sınıfın bugün, konstrüktivistlerin ilham aldığından daha büyük bir kolektif üretim kapasitesi vardır. Günümüzde 12 saat içinde kıtalar aşılabilmektedir. Ancak insanlar bu kolektif yeteneklerinin farkında olmadığı gibi hayal kurmayı da unutmuşlardır. Bu yeniden yaratılmalıdır.

Bitirirken

Sözlerimi Avangardın önemli bir bölümünü oluşturan konstrüktivizme ilişkin birkaç notu paylaşarak bitireceğim. Konstrüktivistler makinelerin işlev yaratan, faydalı ve uyumlu çalışma pratiğini temel alan bir hayatın inşasına yöneldiler. Konstrüktivistlerin komünist ütopyayla kurduğu ilişki buraya dayanıyordu. İnsan yaşamı makinelerin muazzam işlevselliğine benzer bir şekilde yeniden üretilmeliydi.

Fayda bireyin işi olamaz, kitlelerin uyumuyla yaratılabilirdi. Kapitalist için bu uyum fabrikadaki çalışma kültürünün sınırlarında gerçekleşmeliydi sadece. Eğer sınıf çalışma zamanının dışında da bir uyum yaratabilirse bu onların iktidarını yok ederdi. Konstrüktivistler, taylorizmin ve fordizmin üretimde geliştirdiği mükemmel kapasite artışını övgüyle karşıladılar. Fakat bu gelişim insanın çıkarına hizmet edecekse hayatın içine de akmalıydı. Konstrüktivistler bu yarattıkları yeni hayatla sanatçı olarak kendilerini ortadan kaldıracaklardı. Bir kez daha söyleyelim; marksizmin devletin sonunu isteyen devletine ne kadar da benziyor!

Konstrüktivist sanat öncüleri, ardından gelen sanatçıları etkilese de hiçbir zaman onların iddialarını taşıyabilen bir kuşak ortaya çıkamadı. İddiaları ve pozisyonları, hayatla kurmak istedikleri karnavalesk bağ arayışı, akademinin soğuk ilgi alanına dahil oldukça yitip gitti. Son vermek istedikleri sanatın, akademi ve müzeler biçimindeki örgütlenmelerinin bir parçası haline getirildiler. Türkiye’de, Akbank gibi büyük sermaye gruplarının süslü salonlarına hapsedildiler.

Son olarak şunu söyleyelim; yeni bir yaşam arzulayan, bunun için çabalayan kuşağımızın kültür alanındaki üretimleriyle Avangard tavrı sermayenin süslü salonlarından kurtaracağına ve yeni yaşamın tohumlarını atacağına olan inancımız tamdır.

[1] Grosz ve Heartfield, “Sanat Öldü. Yaşasın Tatlin’in Makine Sanatı”, 1920, Ali Artun, Sanatın İktidarı 1917 Devrimi, Avangard Sanat ve Müzecilik, İletişim Yayınları, 2015 İstanbul

İlgili Haberler