Sudan’da son durum ve olasılıklar

Zozan Baran

Sudan’da Aralık ayından beri süren ve 11 Nisan’da El Beşir’in ordu tarafından iktidardan düşürülmesi ile birlikte kısmi bir başarı yakalayan protestolar akıllara ikinci bir Arap Baharı mı sorusunu getiriyor. Benzer protesto ve gelişmelerin Cezayir ve kısmen de Fas’ta görülmesi bu beklentiyi arttıran etmenler arasında. Arap Baharı sürecinde umulan demokratikleşmenin gerçekleşmemiş olması, tersine birçok ülkede sürecin ya iç savaş ya da İslamcıların yönetime geçmesi ile sonlanması ise Sudan’ın ilerici kesimler arasında umut olduğu kadar endişe de yaratmasına sebep oluyor. Emperyalist ülkelerin Suriye ve Yemen’deki kirli rolleri ve bu ülkelerin geldikleri noktanın Arap Baharı süreci ile başlamış olması ise duyulan endişenin bir başka önemli sebebi.

Her dönemeçte olduğu gibi Sudan ve genel olarak Arap Baharı sürecinde de emperyalist ülkelerin kendi çıkarlarına toplumsal aktörleri manipüle ettiği, yönlendirdiği hatta gerektiğinde bu ülkelere doğrudan müdahale ettiği bilinen bir gerçek. Ancak, bu gerçekten yola çıkarak toptancı bir yargıya varmadan önce ülkenin toplumsal ve siyasal yapısına, aktörler arasındaki güç dengesine, emperyalizm ile ilişkilere vb. bakmamız gerekir. Dahası bu faktörler göz önünde bulundurulduğunda dahi toplumsal değişimin herhangi bir aktörün “düğmeye basmasıyla” yönlendirilemeyecek kadar karmaşık olduğu unutulmamalı. Öyleyse Sudan’ı anlamak ve geleceğe dair tahminlerde bulunmak için protestoların neden ve nasıl ortaya çıktığına, ülkenin tarihsel arka planına, süreçte etkili olan aktörlere bakmamız gerekir.

İç Savaş ve Darbeler Arasında Bir Ülke

Sudan tarihi boyunca suların pek de durulmadığı bir ülke. Kuzey komşusu Mısır’ın siyasi ve kültürel etkisinin hissedildiği ülkede Arap ve siyahi, Müslüman ve Hristiyan nufüs arasındaki mücadeleler hiç durulmuyor. 1956’da bağımsızlığını ilan eden Sudan’da 1955-1972 arasında bir yandan hükümet ve Güney kabileleri arasındaki savaş devam ederken, ülke bir yandan da 1958’de bir askeri darbeyle karşı karşıya kalıyor. Bağımsızlıktan sonraki ilk yıllarda hükümetler sürekli değişse de siyasi yaşamı domine eden Arap Islamcı partiler oluyor. Nitekim 1968’de Sudan ilk Islamcı anayasasını ilan ediyor.

1969’daki ikinci darbeden sonra 1971’de Sudan Komünist Partisi liderliğinde ordudaki komünistlerin kısa süreli başarılı bir darbe girişimi oluyor. Ancak, anti-komünist unsurların birleşmesiyle bu süreç kısa sürüyor. 1985’de İslamcı ve seküler partilerin koalisyon hükümeti kurduğu yeni bir askeri darbeyi, 1989’da 11 Nisan’da devrilen El Beşir’in başa geçtiği yeni ve daha İslamcı bir darbe izliyor.

Bütün bu darbe ve hükümet değişikliklerine Güney’de kısa süreli ateşkes ve araların dışında sürekli devam eden bir iç savaş eşlik ediyor. Güney’de Hristiyan gruplar ile süren iç savaş El Beşir’in şeriati güçlendiren ve taviz vermeye yanaşmayan tavrı ile daha yoğunlaşırken 2003’te Darfur’da bu sefer Arap olmayan Müslüman gruplar ayaklanıyor. Birçok insan hakları ihlallerinin yaşandığı, Arap milislerin ve hükümetin soykırım suçlamasıyla karşı karşıya kaldıkları süreç Darfur’da 2010’da ateşkes ilan edilmesiyle sona eriyor. Güney Sudan’da ise 2005’te Nairobi’de imzalanan barış anlaşmasından sonra 2011’de Güney Sudan Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan ediyor.

Yukarıdaki kısa özetten de anlaşılabileceği gibi[1] Sudan tarihi boyunca etnik, dini ve siyasi grubun arasındaki çatışma ve iç savaşlara sahne olan, Batı ile ilişkileri sömürgecilikten ilişkilerin kesilmesine ve işbirliğine kadar değişiklikler gösteren çok bilinmeyenli ve zorlu bir coğrafya. Dolayısıyla geçen senenin Aralık ayında yaşanan ayaklanmalar bir açıdan pek de sürpriz değil. Ancak gözlemcilerin üzerinde anlaştığı bir nokta bu seferki ayaklanmaların birçok açıdan öncekilerden ayrıştığı.

“Özgürlük, Barış, Adalet”

Aralık ayında başlayan gösterilerin fitilini El Beşir’in IMF tavsiyelerine uyarak hayata geçirdiği özelleştirmeler ve sübyansiyonlar neden oldu[2]. Uygulanan ekonomik politikalar sonucunda fiyatların artması ve işsizlik oranlarının yükselmesi özellikle işçi sınıfı ve beyaz yakalılar arasında hoşnutsuzluğu arttırdı. Sonunda protestolar geniş işçi nüfusu ve sendikal örgütlenmesi ile bilinen Atbara şehrinde patladı ve kısa sürede bütün ülkeye yayıldı. Başkent Hartum’a ulaşan protestolar El Beşir tarafından önce sıkı güvenlik önemleri ve ağır yaptırımlarla karşılaşsa da halkın geri adım atmaması sonucu El Beşir önce geri adım attı, daha sonra da ordu tarafından görevden alındı.

El Beşir’in görevden alınmasından sonra açıklama yapan ordu 2 yıl süreyle geçici hükümetin orduda olacağını ilan etse de protestoların devam etmesi sonucunda askeri yönetimde peş peşe istifalar görüldü. Askeri yönetimin protestocular arasında kabul edilmemesinin nedenlerinden bir tanesi orduda Darfur’daki savaş suçlarında adı geçen isimlerin protestolara destek veren çeşitli silahlı gruplar arasında kabul görmemesi. Bir diğer sebep ise ordunun büyük oranda El Beşir yönetimin suç ortağı sayılması[3].

Başından itibaren protestoların örgütlenmesinde Sudan Profesyoneller Birliği (Ya da Odalar Birliği) öne çıkıyor. Öğretmen, avukat, gazeteci vb. meslek gruplarının katılımıyla oluşan Birlik protestolarda kentli, beyaz yakalı işçilerin ön plana çıktığını gösteriyor. Ancak, yukarıda da değinildiği gibi işçi sınıfının diğer kesimleri ve sendikalarda süreçte etkin gibi görünüyor. Protestolara katılan kesimler arasında en çok öne çıkanlar ise kadınlar ve gençler. Alaa Salah’ın şiir okurken çekilmiş görüntülerinin sosyal medyada yayılması ile belirginleşen kadın katılımı özellikle El Beşir yönetimi tarafından uygulanan şeriat kurallarına karşı bir tepki olarak görülüyor. Diğer yandan örgütsel gücü kısıtlı olsa da Sudan Komünist Partisi’nin de süreçte öne çıkan bir aktör olduğunu ve gösterilerin koordineli yürütülmesi amacıyla kurulan koalisyonların önemli bir bileşeni olduğunu görüyoruz.

Öbür taraftan özellikle El Beşir’in yönetimden uzaklaştırdığı farklı İslamcı gruplar da -özellikle Sufi gruplar- protestoların bir parçası. Ancak, örneğin Mısır’da olduğundan farklı olarak İslamcıların bu süreçte öne çıkan aktörlerden olduğunu söylemek mümkün değil. Bunun çeşitli sebepleri var. Bunun başında İslamcıların -özellikle de Müslüman Kardeşler’in- başından itibaren El Beşir’in iktidar ortaklarından olması geliyor. Zaman zaman araları bozulsa da El Beşir’in iktidara şeriat getirme vaadiyle gelmesi ve uygulanan İslamcı politikaların ayaklanmaların ana sebeplerinden biri olması[4] İslamcıların bu süreçten galip çıkmasını zorlaştıran etmenler. Sudan’ı iç savaşa sürükleyen etmenlerden de biri olan İslamcı siyasetin bölünme ve yeni bir iç savaştan korkan Sudanlılar için bir seçenek olarak ortaya çıkması zor görünüyor. Son olarak protestolara damgasını vuran kadın, genç ve kentli nüfusun İslamcı partilerin başarı şansını azalttığını söyleyebiliriz.

Yine de şunu belirtmekte fayda var: İslamcılar Mısır’da olduğu gibi Sudan’da da oldukça örgütlü ve solun bir seçenek olarak ortaya çıkamaması durumunda muhalefeti ikna etmeleri imkansız da değil. Ancak Arap Baharı sürecinde İslamcıların öne çıkmasından yola çıkarak kolaycı çıkarımlarda bulunmak ya da Sudan’ın komşusu Mısır’ı izleyeceğini düşünmek için elimizde yeterince veri yok. Tersine, Gilbert Achcar’ın da belirttiği gibi Mısır’da Müslüman Kardeşler’in orduya yaslanarak denemek istediği ve başarısız olan model Sudan’da El Beşir’in uyguladığı modeldi[5].

Sudan’ın emperyalist ülkeler ile de gelgitli bir ilişkisi var. Rusya ve Çin ile genel olarak iyi ilişkiler içerisinde olan Sudan, ABD ve AB ile çeşitli başlıklarda gerilimler yaşadı. ABD ile yaşanan gerilimin başlıca sebeplerinden bir tanesi Usame Bin Ladin’e ev sahipliği yapması oldu. Ancak Sudan 1996’da Ladin’i gönderip bu sefer CIA ile ilişkileri geliştirmeye başladı. Bu tarihten sonra ilişkiler göreli olarak iyileşirken El Beşir bu sefer de Darfur’daki soykırımdan dolayı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin arananlar listesine alınıyor. ABD ve AB soykırımdan dolayı El Beşir’e yaptırım uygulasa da Fehim Taştekin’in belirttiği gibi pek de peşine düşmediğini söylemek yanlış olmaz[6]. Dahası, son yıllarda ABD ile El Beşir arasındaki iş birliği iyice artmış durumda. Yine Taştekin’in belirttiği gibi 2016’da İran ile ilişkilerin kesilmesi, Yemen’e asker yollanması, 2018’de FBI ile işbirliği anlaşması imzalanması gibi gelişmeler aradaki buzların eritilmeye başlandığının göstergeleri. Öyleyse Sudan’daki ayaklanmaların emperyalizmin müdahalesi olduğuna dair çıkarımlara da mesafeli yaklaşmak gerekiyor.

Elbette ki bu verilere dayanarak emperyalizmin Sudan’da herhangi bir rol oynayamayacağı sonucuna varamayız. Emperyalist ülkelerin yukarıda da belirttiğimiz gibi her krizden bir fırsat yaratmaya çalıştığı, Sudan’da da kendi lehine bir değişimi zorlayacağı açık. Ancak, başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin olayları manipüle etmeye çalışacağını söylemek ile bütün yaşananların emperyalist ülkeler tarafından planlandığını iddia etmek arasında büyük bir fark var. Kısacası, Arap Baharı sürecine bakıp sürece temkinli yaklaşmak, dahası Sudan’ın tarihine ve bugününe bakarak solun gerçek bir değişimi hayata geçirmesinin kolay olmadığını söylemek mümkün. Ancak, halk faktörünü tamamen gözardı eden, halk ayaklanmalarında sürekli farklı aktörlerin manipülasyonlarını öne çıkaran yorumların da ne Sudan halkına ne de genel olarak sola bir yararı dokunmadığı açık. Halk ayaklanmalarının doğası gereği çok bilinmeyenli olduğunu, sürecin nerelere evrileceğini ön görmenin zor olduğunu biliyoruz. Yine de umudu olmayan, şansını zorlamayan solun herhangi bir başarı şansını baştan reddettiğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

[1]Daha ayrıntılı bir tarihçe için Wikipedia sayfasına bakılabilir: https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_Sudan

[2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47867441

[3] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/04/15/tezgahlik-isler-ve-sudan-gerekceleri/

[4] https://jacobinmag.com/2019/01/sudan-protests-unions-bashir-youth

[5] https://jacobinmag.com/2019/04/sudan-omar-al-bashir-arab-spring

[6] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47867441

 

İlgili Haberler